4 Aralık 2010

Yüreğindekine sahip çık!

Yüreğindekine sahip çık!


Bana bu gizemli çağrıyı yapmandan bu yana yirmibeş yıl geçti. Tam yirmibeş yıl... Önce kavrayamadığım, bir aralar kaldıramadığım, bir aralar aradığım, şimdilerde ise muhatabıma inandıramadığım bu çağrından bu yana yirmibeş yıl.


Hayatı nersinden gırtlaklamak istesem bana bu çağrıyla seslendin. Hatalarımdan dönmemi sağlayan da sendin. Kal! dediğinde kaldım. Git! dediğine gittim. Yaşadığım ömrümün üçte biri onu aramakla geçti. Bana "yüreğindekine sahip çık!" dedin onu da kaf dağının ardına attın. Bana "insan kırklarında kemale erer" dedin onu ankaya emanet ettin. Aç bıraktın beni, yıllarca aç...  Ne bir başkaldırdım ne de neden diye sorguladım. Senin aşkına sana soruyorum şimdi; ben sana "Peki!." demekten başka ne yaptım. Hayatın en acımasız sopalarıyla çifte sürdün beni. Etrafımdaki asılmaz duvarlar beni hep korusalar da şimdilerde ben yüreğimdekini bile inandıramıyorum kendime.
Dağda senin huzurundayken gönderdiğin hamiye mukabil bana öyle bir aşk verdin ki her gün savunmalardayım. İşlemediğim suçlardan asılıyor yüreğim. Verdiğin bir düşe mukabil, ne istedinse aldın benden. 


Çaresizliğin en amansız olduğu yerdeyim şimdi. Sevmenin en acımasız imtihanını veriyorum. Her gece kendi ellerimle uğurlattırıyorsun bana. Her gece hoşça kal dedirterek gönderiyorsun onu. Gecenin o saatinden sonra hoşça olmak, hoşça kalmak nasıl olur bilmediğimi mi sanıyorsun. Uykulara direnen göz kapaklarım yorgun düşüyorlar kısa kapanışlarıyla birlikte dudağıma bir parmak bal sürercesine bana kısa düşler veriyorsun. Benim neler çektiğimi bilmiyor musun yoksa? Sen ki sevdiğin bir kulunun canı azıcık yansa dağları başlarına yıkıyorsun. Sen ki sevilmenin ne demek olduğunu biliyorsun. Sen ki istersen elinde olan kalpleri istediğin gibi evirir, çevirirsin.


Önceleri hiç bilmediğim adını şimdilerde binlerce kez tekrarlatıyorsun. Bilmediğim şeklini, şemalini gözlerine düşürdün. Duvarlarımı, kitaplarımı süslettin. Kartpostallar haline getirttin. Gün oldu bir tablo güzelliğinde karşıma çıkardın ve ben bir heykele baş eğercesine güzelliğine kapandım. Gün oldu eski bir masaldan çıkaarıp getirdin bana ve benim olduğu hayaller kurdum. Gün oldu gelmemesi ihtimalini soktun aklıma gelsin deye ağladım, yalvardım. Gün oldu bir şehir öteme diktin belki onu da beni de acılara gark ettin. Gün oldu faran dağlarında say eden bir beyazlıkla düşlettin bana. Gün oldu gözlerimden düşen damlalara sebep meczup diye sıfatlandırıldım bilmediler ki ben senin bana sevdirdiğine ağladım. Gün oldu bir hayalini görebildiğim, duyabildiğim her şeyle takas ettin. Gün oldu herşeyi bırakıp kaçma duygusu verdin dizgininden boşalmış deli bir tay gibi koşturdun beni ve her gittiğim yere yine onu diktin. Ben kaçtıkça kaçtıkça sen beni ona yaklaştırdın. Gün oldu gözlerini gözlerime taktın içimde ne varsa ona şakıdım. 


Düşün ki kendime bile fısıldayamadığım adını deniz kenarlarında haykırdım. Düşün ki sevincimden mevsimsiz bir denize attım kendimi. Düşün ki ben koca bir şehre yukarıdan bakan bir tepeye çıktım ve sabaha kadar o şehre düşen ışıltısını seyrettim. Düşün ki ben nice davetkar bakışlardan onun arkasına saklanarak korundum. Düşün ki içimdeki beni yutmak isteyen okyanusu küçük küçük damlalarla oyaladım. Düşün ki hasadını başkasına toplattırıyorsun soğuklarda üzerine kapanıp ısıttığım, sıcaklarda yanmsın diye üfleyerek soğuttuğum bağımın. 


Sevmek... Senin benden istediğini şimdi ben senden istiyorum.Tek isteğim budur senden, alabildiğine sevmek ve sevilmek. Hiçbir şeyi atlamadan sevmek. Ellerinden tutmak, oralara gitmek ta en derinlere. Sonra susmak, sustukça susmak. Sevmek...  Bir toprağın bağrına yatırılmışçasına tenine yatırılmak, emniyet içinde olmak.




Yüreğindekine sahip çık! diyorsun bana, artık bir kez de yüreğimdekine seslensen ve "içerisinde bulunduğun yüreğe, bedene sahip çık!" desen olmaz mı?




Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe'ye Mektuplar 187
Yüreğindekine Sahip Çık

Bir daha neredesin diye sormam.

Bir daha neredesin diye sormam.


Bir daha neredesin diye sormam. Bendesin gözlerimin değdiği her yerdesin. 


Beni kuşatan, yaşatan hava gibisin. Kah ciğerlerine dolan olursun, kah ciğerlerimden giden olursun. Başımda dönen duman olursun bazen. Beni kıvrandıran yaman bir arzu olursun bazen. Dayanılmaz birşey olursun yokluğunla, yokluğundan geriye kalan boşluktan anlarım yüreğimde ne kadar büyük yerin olduğunu. Fırtınalara, iftiralara, sorgulara, sancılara dayınırım seninle. Anlarım ki içerime sökülmez kökler salan olursun.


Dağlarımda koşan ceylan olursun. Semamda hoş bir güzellik olarak yansırsın. Sen başımı okşayanım olursun. Sen benim hep sol yanım olursun. Bir daha neredesin diye sormam. Bendesin... Kimsenin görmediği, bilmediği yerdesin. 05 Kasım 2010




Bekir Kale Ahıskalı
Lebibeye Mektuplar 157
Bir daha neredesin diye sormam.

Sevmek böyledir işte

Sevmek böyledir işte


Hiç konuşmadan ben de seni seviyorum diyebilecek mi gözlerin?


Sana kıskanılmış, beklenilmiş, ağlanılmış zamanlardan seslenmek ne kadar acı.
Sevmek böyledir işte. Ne seni unutabiliyorum ne de beklemekten vazgeçebiliyorum. 


.....


02 Kasım 2010


Bekir Kale Ahıskalı
Lebibeye Mektuplar 156
Sevmek böyledir işte

3 Aralık 2010

Yürüyen Çikolata veya sevmemek için hiç bir bahane bulamayacağımız bir Prenses

Yürüyen Çikolata veya sevmemek için hiç bir bahane bulamayacağımız bir Prenses


Sesini hep uzaktan duyardım ve içim bir hoş olurdu. Benden uzakta tam bilmediğim bir diyarda bıraktığım bir parçam gibi hissederdim. Zaten aylardan beri kalbimin başka yerde attığını biliyordum da, yüreğimin de oralarda olması ihtimalini düşünürdüm. Zamanı kovalar ve uzaktan da olsa onun hitaplarını duymaya can atardım. Aradığım saatler aslında onu duymamı sağlayacak saatler olsun isterdim. Ben konuşurken ya kapı çalar prenses gelirdi ya da "prenses gelmek üzere onu bekliyorum" ifadesi kulaklarıma misafir olurdu.


Ona bu kadar bağlı olduğu bir türlü söyleyemez ve anlatamazdım. Kaynağına sevdalı olduğunuz bir pınarın suyuna nerede rastlarsanız rastlayın başını okşarcasına dudaklarınıza götürmeniz gibi bir şeydi bu. Onu duyma arzum ve çabam ise yine aynı kaynağın akıp giden suyu karışmış diye bir okyanusu kucaklamaktan öte birşey değildi bu. İtiraf etmeliyim şimdi yazacağım ifadelerin hepsini kendisine daha önce yakıştırmış ve bunları çağrıştıran herşeye yakınlık hissetmiştim. O kadarki kendisini çağrıştırıyor diye başım göklerde dolaşırken ayağımın bir yere takıldığı çok olmuştur. Sabahın o saatlerinde o ilk vaktinde daha bir dingin daha bir kucaklanası haliyle karşılamışımdır onu.


Benim kendisine "Yürüyen Çikolata" dediğimi duysa belki de hoşnut olmayacaktı ama ben ona sıfatlar yakıştırıyordum. Bir ara "Sütlü Kahve tadında bir sesi var" demeye bile başlamıştım. Kaderin bizi bir gün karşılaştıracağını da çok iyi biliyordum. Yine bir gün öksürdüğünü duyunca sabaha kadar uyuyamamış hassasiyetimi belirten ifadeler kullanmıştım. Üzerine titrer uzaktan haber alır ve hoşnut olurdum. Bir gün karşısına geçip uzun uzun konuşmayı dertleşmeyi, kim olduğumu, ne hissettiğimi anlatmayı çok istiyorum. Bunu sürekli dile getirirdim. O'na dair o kadar çok sıfatım vardı ki kendisi bile duysa "bunları ne ara düşündün" diyecektir. İnsanın uzaklardaki kuzusu gibi geliyor insana. "Meraklı Melike" böyle biriydi işte. Bendeki yeri asla doldurulamayacak kadar büyüklükte... Bir ara kitaptan birşeyler okuyup, sorular sorduğuna şahit olmuş ve " aman Allah'ım bu sıfatlamalarım buna yetmez ne kadar hoş demiştim. O bana analı-kuzulu halleriyle o kadar hoş gelirdi ki zamanı kovalamaktan yorulmazdım. Oysa yollarım ona çıktığında belki de ben çoktan yaşlanmış olacaktım ama olsun o gün geldiğinde çok şey gelmiş olacak diye zaman akıp gitsin isterdim. Uyumadan saçlarını okşamak ve yine o uyumadan adamı çarmıha geren sorularıyla muhatap olmak arzum sürekli yenileniyor.


Bu sabah ona ulaşma imkanım oldu. Yaşını başını almış ama bedenini alamamış bu kendinden emini edepli, muhatabını önemseyen, muhatabını kuşatan ifade ve sorular soran sonra da vaktinin ne kadar değerli olduğunu ve yetişmek istediği yerin ehemmeyiteni bir ifadeye sığdıran bu Yürüyen Çikolata'nın aynı zamanda Türkçe'yi çok iyi kullanan ve konuşan Prenses olduğunu anlamama yetti de arttı bile. İsmiyle müsemma...


Sevgili Prensesim, gözümün nuru, beni kendisine pervane eden ışığım

Sana dair o kadar çok şey yazdım ki bir gün bunları sana verebilme umudumu hiç yitirmedim. Senin o saçlarının sayısı kadar sevilesi yanın en çok farkında olan erkek ben olduğumu hissediyorum. Sana söylenilenleri ihmal etmeyeceğini, bu öksürük marazına devalar arayacağını da biliyorum. Sen hiç bilmedin ama unutma yakın zamanda aldığın öpücüklerin toplam sayısının en az üçte birini ben göndermiştim. Bunu yaparkende bilmeden beni hissettiğinidüşünüyordum. Sana nasıl titrediğimi bilmeni çok isterdim. Bazen de sana kızardım "benim kelebek kanatlı meleğim" benden neden bu kadar uzaklara gittin diye. Şimdi sana bu mektunu yollama cesaretini sabah ki konuşmamızdan aldığımı bilemlisin. Yakın zamanda bu mektubu okuyacaksın ve karşılıksız sevme sadakat şampiyonu bu adamı o pamuk yüreğine misafir edeceksin. Sana bebekler biriktiriyorum belki bir gün ellerimle veririm.


Şimdi ideallerinden taviz vermeden, azim ve gayretinle insanlığa hizmet edecek güç, kudret ve bilgi birikimine gelmeni istiyorum. Unutma ayakta duramayacak kadar güçsüz olanlar düşkünlere yardım edemez ve onları tutup ayağa kaldıramazlar. Seni gözlerinden öpüyorum benim Kelebek kanatlı meleğim, konuşan, akıl yürüten, çok güzel yüreği olan, yürüyen çikolatam... Benden sana yazdığım mektupları istemeyi unutma. Artık sesinin de tüm renklerini biliyorum.Seni çok seviyorum. 03 Aralık 2010




Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe'ye Mektuplar 186
Yürüyen Çikolata

2 Aralık 2010

Merhaba; ruhumun zümrütten deseni.







Merhaba;
Ruhumun zümrütten deseni. Merhaba eksikliğimi tamamlayanım. Benim gurbet, özlem, hasret yanım. Toprağıma tav, dalıma gül, gülüme koku verenim merhaba. Kumaşımı dokuyan, desenimi belirleyen, elleriyle işleyen, gözleriyle sevişenim.

Merhaba;
Gökkuşağına renklerini bağışlayanım, şualarında cenneti taşıyanım. Benim şahla, şaşkın bakış yanım, merhaba. Baştan sona bakan, baktıkça ruhuma akan, aktıkça volkan volkan patlayanım.

Merhaba;
güzelliklerin kendisini varlığından bilenim, İlahi suskunluğum, izahi konuşkanlığım. Benim özel, güzel yanım merhaba. Sözcüklerin yetmediği yerde gözleriyle konuşanım, soluğum çektiğim, hayat verenim yaşama sebebim


Merhaba;
Kıştan sonra gelen gerçeğim, hayalden sonraki düşüm, düşten sonraki gelen gerçeğim. Benim tenim, temelim, emelim, merhaba. Geleceği günü beklediğim, hasret hasret çoğalanım, ilmek ilmek çoğaltanım.


Merhaba;
Sorularıyla beni çözenim, sordukça sorgulayanım, sorguladıkça kendine boyanan yanım. Benim har’ım, diğer yarım merhaba. Damarımda tepinen kanım, bedenimde çarpan kalbim.

Merhaba;
Asumanımı meydana getirenim. Dağlarımda ceylan, bağlarımda açan yanım, Benim eşim, güneşim merhaba. Gülüm, gül yüzlüm, gül kokulum.

Merhaba;
İlgim… bilgim… sevgim… sevgilim. Doğan günüm, gülen yüzüm. İlk ışığım.
01 Aralık 2010


Bekir Kale Ahıskalı
Lebibe’ye Mektuplar 185
Merhaba ruhumun zümrütten deseni

1 Aralık 2010

Olsun yine de geldin ya



Olsun yine de geldin ya

Sana her ayrılık gününde yazmayı planlıyordum. Önceki gün iki tane mektup birden yazınca ve dün uzunca ve her şeyimizi konuşunca gün içerisinde yazmak istemedim. Zaten geç saatlere kadar seninleydim ve güzelliğinden kısa bir bukle de olsa içmiş bulundum. Sana söz verdiğim gibi içimdeki parçalanmalara tıbbi bir yardım almaya çalıştım. Programından ve planlarımdan bahsettim. Onların neden aksamaması gerektiğini, benim için önemini anlattım. En azından bir sonraki güne kadar ayakta kalmamın gerekli olduğunu anlatabildim. Odama geldiğimde saat bir hayli ilerlemişti ve ben sana yazmaya başladım.

Sana-bana dair birçok şeyi konuştuk. Seninle konuşmak ilahi bir sohbet gibi geliyor bana. Kulaklarıma işlediği gibi kalbimi yerinden fırlatacakmış gibi çarptırıyor. Oysa ben maziye dair şeylerden sadece ve sadece ders çıkarmak amacıyla bahsedilsin isterdim. Genelde de öyle yapıyorum. Ama anlatmadığım bir şey bırakmıyorum. Her şeyi anlatıyorum. Ayrı yaşadığımız geçmişimizi biriktirmek bize hüzünden başka da birşey vermiyor. Yine de seninle konuşmak ilahi bir sohbet gibi.

Zaman içerisinde yaşadığım sıradışılıkları anlatmak istemiyordum. Aylardır biriktirdiğim yanları vardı. İhtiyaç sahibi yaşlı bir kadının seni tanımadan bilmeden adını sikrederek benden yardım istemesinden, araba kullanırken ölümle burun buruna geldiğim anda kulaklarıma dolan o ismimi fısıldayışına kadar. Bunların hepsi benim için özel oldukları kadar sana açılacak olan kapının da işaretleri. Burada hangimiz neyi bekliyoruz sorusunu sorduğumda senin ifadenle "vaadedilmemiş olanı" diyebiliyorum. Alında bu beslediğimiz, büyüttüğümüz iç güzelliklerin bir sonucu. Dokunmadan bilmeden yaşamak ve bu yaşama o kadar odaklanmak ki üzüntüsünü üzüntüsü bilmek, tasasını tasa.

Bende aradığın geçmişe dair izlerin sende çıkabileceğini düşünmemiş değildim. Sana ilk günlerden bu yana "soru soran adam değilim, bu sebeple beni aldırmaz, vurdumduyma adam olarak değil soğukkanlı adam olarak algıla ki beni yanlış değerlendirmeyesin" diyen adamdan eser kalmadı. Her şeyini bilmek istemekteyim ve bu merak sadece benim istememle değil, senin da paylaşmanla giderilecektir. Sana bahsettiğim cevabını bildiğim soruları karşımdakine sormaktaz haz almıyorum. Zaten yaralarım derinleştikçe derinleşiyorlar bir de onları kaşıyarak kanamayı hızlandırmamalı. Nedir bu kanama meselesi diyeceksin belki de ben sana hep açık oldum, bunu yaparken içimdeki kızı geçmişten bugüne nasıl taşıdığımı, nasıl beklediğimi ne acılarla karşılaştığımı, hayatın acımasızlığı karşısında neler çektiğimi de anlattım. Bana dair kimsenin cevaplarını bulamadığı ve hep kafalarda yarım kalan bilgileriyle kendilerince cevaplar bulduklarını benimse onları düzeltme adın bir gayret sarfetmediğimi bunun benim için önemsiz olduğunu, benim için önemli olanın arkasını çıkarların, menfaatlerin beslemediği say, içten ve karşılıksız tebessümünün bildiğim, gördüğüm, beklediğim her şeye bedel olduğunu anlattım. Umarım birgün beraberce karşılıklı her şeyi anlatır-kapatır ve sadece bize dair şeyler konuşuruz. Ben bana geldiğin zamanı bilirim. Benim sevmenin bir değeri yok mu?diye sordun; olmaz mı sultanım? hayatımda değer bulduğum bu yanımdır işte. Senin beni seviyor olman.

Sevgili

Bazı duygular anlatılamaz, ne kadar anlatılsa hep bir şeyleri eksik kalır. O sebeple gözlerine bakmayı, bakabilmeyi çok özledim. Sevgi her zaman bilindik kelimelerle söylenmiyor işte. Bazen bir bakışın bana dünyalar veriyor, bazen bir tebessümün beni nice afetlerden koruyor bilemezsin. Bu dünyada hiçbirşey seni sevme hakkımı elimden alamayacak. Sevmek var olmayı, hayatta kalmayı gerektirir çoğu zaman. Olmayanı da severiz ama olması sevilene de güç, kuvvet verir. Ne çok aradım seni, başka yüzlerde, başka gülüşlerde yakalamaya çalıştım. Aldanmışlıkların kenarına geldiğim zamanlar bile oldu neredeyse. Seni bulabilme ümidini hiç ama hiç kaybetmedim. Ne kadar geç olsa da buldum. Ortada olsaydın, uluort olsaydın seni bulamayabilirdim. Rabbim seni bir emanetçiye emanet etmiş olmalı ki oradasın. Ben böyle bakıyor ve böyle düşünüyorum. Sen emanetini ehlini verinceye kadar bana tatmadığım acılar attırılacak, çekmediğim ne kadar acı varsa çektirilecek. Sen bana bunları da öğretmeye geldin aslında. Dağ başlarından aşağıya doğru koşan, yuları bırakılmış, gemsiz sular gibi gelişin sebepsiz değildi. Sen de bana karışmak istiyordun. Geç kalmışlığımın farkındaydın belki de bundan dolayı koşuyordun. Sende tüm seller gibi ne önüne ne çıkarsa kendine katarak çıkıp gelmiştin. Budur belki de bana söyleyemediğin yara. Yüzündeki göz izini, dudağından geçen sözcüklerin ayak izlerini farketmediğimi sanma. Ben bu selin geldiği yere dönmek istemediğini ancak bende kalmasından anlarım. Olsun yine de geldin ya. Seni arayışlarıma, ağlayışlarıma, bir son verdin ya. İç kırığı gibi gözüken konuşmalarımın aslında gerçek bir muhatabı olduğunu gösterdin ya.. Geldin ya işte...
 
Seninle her şey güzel. Konuşmak, ağlamak, yürümek, uyumak, düşlenmek... Nefes almam bile değişti san ki ben seni soluklarımla çekiyorum. Seni büyütüyorum içimde ve seni üflüyorum havaya. İçinde senden numuneler olan hava bile daha bir sevecen, daha bir çekilesi oluyor. Hayat senin varlığınla güzel. Sen ki san ki beni sevgili diye yüreğinde doğrurup gitmiştin. Bense seni bekliyordum kapı aralığında. Döndüğün vakit elmaşekerleri getirmemiştin. Bir gül bile yoktu elinde ama sen gelmiştin ya. Aslında sen de bilmiyordun geldiğin yeri birgün seveceğini, o konağın beklenen misafirinin sen olduğunu. Beklendiğini ve beklettiğini... Olsun sen yine de geldin ya.
 
Artık milyarlarca kalbin çarptığı yeryüzünde yalınız değilim. Zorladığım ilahi kapılar açıldı bize. Düşünüyorum... Dalıyor ve duygulanıp ağlıyorum. Beni bensiz bırakacak kadar çok seviyorum seni. Yokluğum pahasına, vazgeçmeyeceğim; doyulmazlığından, kanılmazlığından... Sensizliğime rağmen gelme ihtimalinin ihtimalini düşünerek mutlu olmaya, hayata tutunmaya çalışırdım. Ayak altında ezilen karınca gibi olduğum oldu. Bir avcının önce öldürüp sonra onunla resim çektirdiği bir av gibi olduğum da oldu benim. Sonra sen geldin, küllerimden bir saray inşa ettin. Yıllardır doyasıya yaşamadım, tatmadım diye kınandığımda tutunduğum "birgün ben bu aşkı öyle bir karşılayacağım ki aşkımın küllerinden bir köy inşa edecekler" sözüm gerçeğe dönüştü işte. Ilık ılık yayılmaya başladın kalbimden çıktığın yolda. Bilmediğim arzularla, gelmez dediğim hazlarla kapımdasın ya! Tatmasam ne çıkar sen geldinya geçen zamanın ne önemi var ben senin için yazıyorum ya! Sen ruhuma pencereler açtın ya, renklerimi değiştirdin ya! 

Varlığınla varlıktan öte şeysin.

Şimdi yokluğunun nasıl bir boşluk oluşturacağını anlayabiliyor musun? Anla biraz. Sen geldin ya değersizliğime değer oldun ya! 30 Kaım 2010
 
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibeye Mektuplar 184
Olsun yine de geldin ya

Ayak bastığın yer

Ayak bastığın yer
 
Kederlerin kapıları aşındırmadığı, korkuların yeri olmayan bir dünya var mıdır? İnsanların dilediklerinde zamanı durdurabildikleri, geçen zamanın hesabının yapılmadığı bir dünya?

Heveslerin kursakta bırakılmadığı, ümitlerin olmadığı bir dünya. Ümit iki türlü olmaz bilir misin? Birincisi çaresizliğe boyun eğince ümit olmaz. İkincisi her dilediğin olunca da ümit etmene gerek kalmaz.

Ayak bastığın yerde çirkinlikler güzelliklere dönüşür. Güzel olan, iyi olan, eşsiz olan tek şeysin sen. Yeryüzünde sana bedel ne var ki.
Sımsıcak bir yara gibi hala içimd Kasımedir incinmişliğim. Ömrüme girdiğinden bu yana ilk defa üşüyorum, ilk defa yediğim şeyler doyurmuyor beni.
...
...
 
29 Kasım 2010
 
Bekir Kale Ahıskalı
Lebibeye Mektuplar 142
Ayak bastığın yer
 
* Burada yayınlanmaması gereken ifadeler olduğunu düşünerek mektubumdan bazı kısımlar yayınlamadım