Demir Mutlugil’in” Oysa” isimli şiiri üzerine*
Şair şiiri özveri isteyen bir çalışma olarak görür. Sanatın sırrı sözcükler arasındaki ilişkilerde gizlidir. Bana göre bir şiirin aklın yaratısıdır ve kendinden başka amacı yoktur. Kendinde başlar kendinde biter. Yalnız şair sonsuzluk duygusunun zaman ve uzamı yok ettiği bir sanatçı duyarlılığıyla işler dizelerini. İşte bu duygu karşı tarafa şairi anlaşılmaz ve ulaşılmaz kılan bir his uyandırabilir.Şairin amacı anlaşılmamak olmamalıdır. Burada Albert Thibaudet’in anlaşılmayı amaçlayan olarak Mallerme hakkında söyledikleri Demir Mutlugil içinde geçerlidir. Henri Bremond “La Poesie Pure”sinde Albert Thibaudet’in şöyle dediğini yazar
“Hemen hemen bütün şiirlerinde, temelinde yalın duyumlar yatan imgeler dile getirilmiş, dahası bu imgeler yan yana yerleştirilmiştir. (Demir Mutlugil’in “Oysa” sını okurken bunu göreceksiniz.) Mallrme içinde derin simgeler taşıyan biri olup, anlaşılmamayı amaçlamış, kapalı biri değildir. Onda da aynı Verlaine’le Rimbauda’da olduğu gibi, özgün çocukça bir duyarlılık, yaratıcı güçle yıkanmış bir aydınlık var. Ama bir el, bir duvar bu duyarlılıkla beyaz kağıt arasına giriveriyor: bu, aynı zamanda onun az yazmasının neden ve sonuçlarını da ortaya koyan sanatçı titizliğidir”
“Oysa
hamağıma ay uzanmış sereserpe
yer minderlerimde eylül kokusu
yosma kırmızısı kadehimin dibi
küfürbaz üşengeç yağmurların serinliğine
gökgürültüsünden korkan sensizliğim
hatırıma düşmüş çekilmiş çizgilerin
düşmüşüm derdine
sabahsız uyanıyorum
göçmen bakışlı şehirlerine
Demir Mutlugil’in şiirlerinde zaman zaman sembolizm, sürrealizm, çoğunlukta realizm izlerini sürersiniz ama şairin anlaşılmayan olmamak gibi bir derdi yoktur. İmgeler uzaklardan getirilmemiştir yanı başımızda olan şeylerdir.
Ahvalini şiirleştirirken sözcükleri toplamıyor bir sanat eseri ve yapıt inşa ediyor.”Minderlerimde eylül kokusu, küfürbaz üşengeç yağmurların serinliğine, gökgürültüsünden korkan sensizliğim, göçmen bakışlı şehirlerine” bir şiirin ilk dokuz satırında dört can alıcı, baş döndürücü ifade var. Eğer bunu Demir Mutlugil için bir sıfat kullanmam, bir lakap yakıştırmam gerekseydi “imge milyarderi” derdim
oysa....
(sen hâlâ canımsındır)
gülistanda güz göğüdür içerim
güllük gülüşlük,
morumsu düşlerimin sevdalısı
üstüm başım hep sen
sadece sanadır ay tutulması
şiiri ilk tutkunluğundan çıkaran, biraz daha serbestleştiren ikinci bölüm daha sade ama zengin bir ifade şekli ile karşımıza çıkıyor.
“üstüm başım hep sen
sadece sanadır ay tutulması”
eğreti tutarız geceyi
sırt sırta dönük
beyaz kağıtlarım ağlar
yazdığım şiirlerde
üstüne çeker karanlığını sokak lambaları
ayrılık üçte iki ihtimallerde
gecikmiş yağışlara yaslanır
sırası geçmiş bulutlar
sarhoştur sabahın körü
buz kokulu muhabbetim ıslanır
Üçüncü bölümde yine birinci bölümde yaptığının aynısını yapıyor şair. Eğer bu şiiri bir sanatçının tek kişilik sahne çalışması olarak düşünecek olursam 1 ve 3 ncü bölümler sanatçının seyirciye sırtını dönerek kendini rolüne verdiği soluklarından, iliklerinden işinin titizliği ve verdiği önem 2 ve 4 ncü bölümlerde seyirciyi (sevgiliyi) unutmayıp onlara gülümsediği sahne ile seyirci (şiir ve sevgili) bölümleri derdim
oysa....
(sen hâlâ canımsındır)
gülistanda güz göğüdür içerim
güllük gülüşlük,
morumsu düşlerimin sevdalısı
üstüm başım yine sen
sadece sanadır ay tutulması
Geç tanıdım çok geç tanıdım Mutlugil’i…60-65 kadar şiirini okuduğumu hatırlıyorum. Bir şairi tanımak için bu sayı çok bile… Bazen tek bir şiirde bile sanatçının ruhunu yakalarsınız. O sizi bilmez ama siz onu bırakmak istemesiniz.
Dizeleri DEMİR sağlamlığında. Muhkem yapıları var. Ara bağlantılar çok güzel. Bir okuyucu olarak okumayı arzuladığım bir yorumcu ve eleştirmen olarak yorumlamakta zorlandığım ama mutlu olduğum bir durum. Eh!... şiir güzel, okuyucu mutlu olunca da ortaya MUTLUGİL’ler çıkıyor.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-8 30 Mayıs 2008
2 Mart 2011
Funda Kesbiç’in “Muamma” isimli şiiri Üzerine
Funda Kesbiç’in “Muamma” isimli şiiri Üzerine*
Funda Kesbiç daha yolun başında. Genç biri ve yeni kalem sahibi. Şu an şiirde bulunduğu nokta itibariyle bakacak olursak yaşıtlarına göre iştah kabartan bir yerde duruyor. Onu bekleyen güzel bir gelecek, zor bir mücadele ve her şeye şiir gibi bakma
sanatkarlığı var. Hayata yüreğinin sezilerini hissederek bakabilirse çok iyi bir kalem olacak. Ülke gerçeklerine aldırmadan, alışkanlıkları zorunluluk gibi algılamadan bakacağını düşünüyorum. Şiir ve şiirde başarı sıradan yaşamı benimseyenlerin yapacağı bir yürek oyunu değildir. Eğer sabırlı olursa ve direnirse kazanacaktır. Bu yaşına rağmen uçlarda gezinmeyi becerebilen kaç lise talebesi vardır ki.
Funda Kesbiç şiirine diyeceklerimden çok şahsına diyeceklerim var. Israrla ve üzerine basa basa, altını çizerek söylüyorum şiirde iyi bir noktada. Yaşadığı çevrenin ve eksikliklerin farkında ve o kadar güzel işliyor, yürek diline o kadar güzel çeviriyor ki
birkaç ufak detay haricinde düzenleme yap diyebileceğiniz ve tashih etmeliyim diye düşündüğünüz fazla bir yer bırakmıyor. Funda’yı bana ve şiir dünyasına fark ettiren gönül dostum, kıymetli arkadaşım ve aynı zamanda Funda’nın öğretmeni olan hanımefendiye teşekkür ediyorum. Funda Kesbiç şiirde benim, eğitim hayatında O’nun öğrencisidir. Funda Kesbiç’le şimdiden gurur duyuyorum.
Funda Kesbiç’in şahsında tüm genç şairlere sesleniyorum; Şair başka şairleri okumak zorundadır. Şair bu dünyada var olmak istiyorsa önce eğitimini devam ettirmek zorundadır. Kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Kendi ayakları üzerinde duramayanla sürekli sefalet edebiyatı yaparlar. Şiir söylenmeyeni söylemek, söyleneni başka bir şekilde söylemek sanatı ise başkalarını okumadan söyleneni bilemeyeceğiniz için başka şekilde söylemeyi de bilemeyeceksiniz. Zamanın olgunlaştırdığı ve her geçen gün daha iyiye giden edebiyatımızı, şiirimiz layık olduğu yere taşımanın tek yolu budur. Başka şairleri okumuyorum çünkü etkilenmekten korkuyorum diyenler bana göre kendi dilleriyle itiraf ediyorlar etkilenmekten değil söylediklerinin söylenmiş olabileceğinden korkuyorlar. Şairin dağarcığında korku sözcüğü olmamalıdır. Sanat bunu gerektirir. Çünkü şiirin sınırları yoktur, şair bu sınırsızlık içinde duruşuna göre, bakışına göre, yaşam felsefesine göre kendine bir sınırlılık inşa eder.
Funda’nın “muamma” şiirine gelecek olursak şiirde belirgin olmayan sözcükler şiiri az tercih edilir yapsa da bu isim bu şiirin bedenine oturmuş. İçindeki sevgiyi çözemeyen ama varlığından mutlu olan bir kalem görüyorum. Belki de “muamma” buradan geliyor.
Bir şeylerin gizemi var sende
Karanlığa sis olmuş sanki gözlerin
Şiir kısa bir şiir gibi duruyor ama ben bütünü parçalara ayırarak tahlil etmek istiyorum. İlk iki dize itibariyle şiirin başlığını destekleyen sağlam bir hitabet şekli sergilemiş. Sevgiliye der gibi ama bana göre kendisini çözme mücadelesi içinde.
Bu iki dize için her şey denilebilir. Karşıdaki güven vermemiş, belirsizlikler hakim, şair başkasında kendi benliğini sorgulamış vs… burada benim dikkat etmem gereken şey şudur bir şair iki dizede bu kadar düşünce üretmemize sebep olabiliyorsa başarılıdır birde işin ama ile başlayan tarafı var. Ama… dediğim tarafı şu; ”Karanlığa siz olmuş sanki gözlerin” dizesi. Evet, okuyunca güzel duruyor. Haz veren yanı da var. Şiirselliği korumuş vs… Bana göre bu bir hatayı kapatmaya yetmemiş. Karanlık bir belirsizliktir şiirin başlığıyla örtüşen bir ifadedir. Karanlığa sis olmak fazladan imge kenetlemesi olmuş ki bu şiiri tahlil etmemi sağlayan en önemli eksikliktir. Burada gizem anlatılırken karanlık değil de aydınlığa sis ifadesi kullanılmış olsaydı daha yalın ve keşmekeşlikten uzak olurdu.
Ellerin hiç değmedi ellerime
Gözlerimde durmadın.
Gelip geçtin sadece
İkinci kısım dediğim bu bölüm birinciyi yalanlıyor daha doğrusu desteklemiyor. İlk iki satırdan ayrı yazılmış ve arada boşluk bırakılmış olsaydı desteklemesi gerekmiyordu. Gelip geçtin sadece bir bakışlık okumaya benzer ki ilk hükmü çıkarmak için bu kadar ipucu yeterli değildir. O zaman İlk iki dizeden ayrılırsa tashihe gerek kalmayacaktır.
Dudakların ince, soğuk…
Belli ki utangaçsın,
Üçüncü bölüm içinde aynı şeyleri söyleyebilirim. Gizem, sis, gözlerinde durmamak, gelip geçmek… sözcükleri çok derinlik ifade eden ve kapsamlı sözcüklerdir. İlk iki kısımda kullanıldıkları yerler itibariyle fena durmuyorlar. Ama üçüncü bölümde yer alan dudakların ince ve soğuk somutluk ifade eden sözcüklerdir. Gizem siz, gözlerinde durmamak ile aynı yerde kullanılacakları zaman ”belli ki” gibi kesin sözcükle desteklenmemelidirler. Burada belli ki yerine “belki de utangaçsın” diye bir ifade şekli seçilmeliydi. Çünkü şiirin kalbi olan ve üçüncü bölüm hariç tüm bölümleri destekleyen dördüncü bölüm de;
Seni sevdiğimi anladığın an
Belki de bende unutulacaksın.
…dediğiniz zaman üçüncü bölümü şiirdeki tahtından indirmiş olursunuz. Funda Kesbiç şiirde öğrencimdir. Funda birçok şairin yaptığı ivedilik sorununu yaşıyor. Şiirde alacağı yol itibariyle bakacak olursam Funda bu şiiri defalarca okumalıydı.
Sözcükleri bir araya getirdiğiniz zaman şiir olur, kalıcı şiir olsun istiyorsanız kendinize karşı merhametsiz olmalısınız.
“Muamma” şiirini okuduğumda bende kesinlik kazanan kanaat şu oldu; Genç arkadaşlarımız özellikle Mehmet Kaplan hocamızın iki ciltlik şiir tahlillerini okumalılar. İlk cildinde “Tanzimat’tan Cumhuriyete” (230-240 sayfa diye hatırlıyorum) ikinci cildinde Cumhuriyet Dönemi” (530-540 sayfa diye hatırlıyorum).
Funda Kesbiç yaşının gereği sadece duygularıyla yazıyor ve bu duygu yoğunluğu oldukça fazla. Eğer bu yoğunluğu bilgiyle desteklemezse bu yoğunlukla en fazla dört yıl daha yazabilir ve daha sonra birçok Türk Kadını gibi evlilik kisvesi altında duygusal körelmeyle birlikte, şiirin sadece avuntu kısmı olan içi dolu olmayan sözcükleri duymaya mahkum olacak demektir.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-17
Funda Kesbiç daha yolun başında. Genç biri ve yeni kalem sahibi. Şu an şiirde bulunduğu nokta itibariyle bakacak olursak yaşıtlarına göre iştah kabartan bir yerde duruyor. Onu bekleyen güzel bir gelecek, zor bir mücadele ve her şeye şiir gibi bakma
sanatkarlığı var. Hayata yüreğinin sezilerini hissederek bakabilirse çok iyi bir kalem olacak. Ülke gerçeklerine aldırmadan, alışkanlıkları zorunluluk gibi algılamadan bakacağını düşünüyorum. Şiir ve şiirde başarı sıradan yaşamı benimseyenlerin yapacağı bir yürek oyunu değildir. Eğer sabırlı olursa ve direnirse kazanacaktır. Bu yaşına rağmen uçlarda gezinmeyi becerebilen kaç lise talebesi vardır ki.
Funda Kesbiç şiirine diyeceklerimden çok şahsına diyeceklerim var. Israrla ve üzerine basa basa, altını çizerek söylüyorum şiirde iyi bir noktada. Yaşadığı çevrenin ve eksikliklerin farkında ve o kadar güzel işliyor, yürek diline o kadar güzel çeviriyor ki
birkaç ufak detay haricinde düzenleme yap diyebileceğiniz ve tashih etmeliyim diye düşündüğünüz fazla bir yer bırakmıyor. Funda’yı bana ve şiir dünyasına fark ettiren gönül dostum, kıymetli arkadaşım ve aynı zamanda Funda’nın öğretmeni olan hanımefendiye teşekkür ediyorum. Funda Kesbiç şiirde benim, eğitim hayatında O’nun öğrencisidir. Funda Kesbiç’le şimdiden gurur duyuyorum.
Funda Kesbiç’in şahsında tüm genç şairlere sesleniyorum; Şair başka şairleri okumak zorundadır. Şair bu dünyada var olmak istiyorsa önce eğitimini devam ettirmek zorundadır. Kendi ayakları üzerinde durmak zorundadır. Kendi ayakları üzerinde duramayanla sürekli sefalet edebiyatı yaparlar. Şiir söylenmeyeni söylemek, söyleneni başka bir şekilde söylemek sanatı ise başkalarını okumadan söyleneni bilemeyeceğiniz için başka şekilde söylemeyi de bilemeyeceksiniz. Zamanın olgunlaştırdığı ve her geçen gün daha iyiye giden edebiyatımızı, şiirimiz layık olduğu yere taşımanın tek yolu budur. Başka şairleri okumuyorum çünkü etkilenmekten korkuyorum diyenler bana göre kendi dilleriyle itiraf ediyorlar etkilenmekten değil söylediklerinin söylenmiş olabileceğinden korkuyorlar. Şairin dağarcığında korku sözcüğü olmamalıdır. Sanat bunu gerektirir. Çünkü şiirin sınırları yoktur, şair bu sınırsızlık içinde duruşuna göre, bakışına göre, yaşam felsefesine göre kendine bir sınırlılık inşa eder.
Funda’nın “muamma” şiirine gelecek olursak şiirde belirgin olmayan sözcükler şiiri az tercih edilir yapsa da bu isim bu şiirin bedenine oturmuş. İçindeki sevgiyi çözemeyen ama varlığından mutlu olan bir kalem görüyorum. Belki de “muamma” buradan geliyor.
Bir şeylerin gizemi var sende
Karanlığa sis olmuş sanki gözlerin
Şiir kısa bir şiir gibi duruyor ama ben bütünü parçalara ayırarak tahlil etmek istiyorum. İlk iki dize itibariyle şiirin başlığını destekleyen sağlam bir hitabet şekli sergilemiş. Sevgiliye der gibi ama bana göre kendisini çözme mücadelesi içinde.
Bu iki dize için her şey denilebilir. Karşıdaki güven vermemiş, belirsizlikler hakim, şair başkasında kendi benliğini sorgulamış vs… burada benim dikkat etmem gereken şey şudur bir şair iki dizede bu kadar düşünce üretmemize sebep olabiliyorsa başarılıdır birde işin ama ile başlayan tarafı var. Ama… dediğim tarafı şu; ”Karanlığa siz olmuş sanki gözlerin” dizesi. Evet, okuyunca güzel duruyor. Haz veren yanı da var. Şiirselliği korumuş vs… Bana göre bu bir hatayı kapatmaya yetmemiş. Karanlık bir belirsizliktir şiirin başlığıyla örtüşen bir ifadedir. Karanlığa sis olmak fazladan imge kenetlemesi olmuş ki bu şiiri tahlil etmemi sağlayan en önemli eksikliktir. Burada gizem anlatılırken karanlık değil de aydınlığa sis ifadesi kullanılmış olsaydı daha yalın ve keşmekeşlikten uzak olurdu.
Ellerin hiç değmedi ellerime
Gözlerimde durmadın.
Gelip geçtin sadece
İkinci kısım dediğim bu bölüm birinciyi yalanlıyor daha doğrusu desteklemiyor. İlk iki satırdan ayrı yazılmış ve arada boşluk bırakılmış olsaydı desteklemesi gerekmiyordu. Gelip geçtin sadece bir bakışlık okumaya benzer ki ilk hükmü çıkarmak için bu kadar ipucu yeterli değildir. O zaman İlk iki dizeden ayrılırsa tashihe gerek kalmayacaktır.
Dudakların ince, soğuk…
Belli ki utangaçsın,
Üçüncü bölüm içinde aynı şeyleri söyleyebilirim. Gizem, sis, gözlerinde durmamak, gelip geçmek… sözcükleri çok derinlik ifade eden ve kapsamlı sözcüklerdir. İlk iki kısımda kullanıldıkları yerler itibariyle fena durmuyorlar. Ama üçüncü bölümde yer alan dudakların ince ve soğuk somutluk ifade eden sözcüklerdir. Gizem siz, gözlerinde durmamak ile aynı yerde kullanılacakları zaman ”belli ki” gibi kesin sözcükle desteklenmemelidirler. Burada belli ki yerine “belki de utangaçsın” diye bir ifade şekli seçilmeliydi. Çünkü şiirin kalbi olan ve üçüncü bölüm hariç tüm bölümleri destekleyen dördüncü bölüm de;
Seni sevdiğimi anladığın an
Belki de bende unutulacaksın.
…dediğiniz zaman üçüncü bölümü şiirdeki tahtından indirmiş olursunuz. Funda Kesbiç şiirde öğrencimdir. Funda birçok şairin yaptığı ivedilik sorununu yaşıyor. Şiirde alacağı yol itibariyle bakacak olursam Funda bu şiiri defalarca okumalıydı.
Sözcükleri bir araya getirdiğiniz zaman şiir olur, kalıcı şiir olsun istiyorsanız kendinize karşı merhametsiz olmalısınız.
“Muamma” şiirini okuduğumda bende kesinlik kazanan kanaat şu oldu; Genç arkadaşlarımız özellikle Mehmet Kaplan hocamızın iki ciltlik şiir tahlillerini okumalılar. İlk cildinde “Tanzimat’tan Cumhuriyete” (230-240 sayfa diye hatırlıyorum) ikinci cildinde Cumhuriyet Dönemi” (530-540 sayfa diye hatırlıyorum).
Funda Kesbiç yaşının gereği sadece duygularıyla yazıyor ve bu duygu yoğunluğu oldukça fazla. Eğer bu yoğunluğu bilgiyle desteklemezse bu yoğunlukla en fazla dört yıl daha yazabilir ve daha sonra birçok Türk Kadını gibi evlilik kisvesi altında duygusal körelmeyle birlikte, şiirin sadece avuntu kısmı olan içi dolu olmayan sözcükleri duymaya mahkum olacak demektir.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-17
1 Mart 2011
Tarihin Türk’e attığı şamar AHISKA 1-2-3
Tarihin Türk’e attığı şamar AHISKA 1-2-3
AHISKA MEZALİMİ diye bildiğimiz bu tarihi şamar 14 Kasım 1944 tarihi itibariyle öne çıksa da meselenin köklerine inmekte fayda var.
1.Öncelikle AHISKA neresidir?
2.Tarihi kimliği itibariyle nelerden oluşur?
3.Ne zamandan bu yana bir maraz olarak karşımıza çıkar?
4.Osmanlıda ki veya Rusya da ki stratejik değeri nedir?
5.Günümüz ve zamanımızda dünya gözünde ki sorunları nelerdir?
6.Türkiye olarak Ahıska meselesinde taraf olduğumuzu söylüyoruz ama kime ne kadar tarafız?
Bu altı soruya cevap verdiğimiz zaman veya bu konuşmamın sonunda AHISKA bir bütün olarak çok daha iyi anlaşılacak ve meselesine bir teşhis koyma noktasına gelinecektir.
1.AHISKA Neresidir?
Ahıska genel anlaşılan tarafıyla ahalisinin uğradığı zulum neticesinde gündeme taşınmış bir yöre olarak algılansa da aslında mesele öyle değildir.
Ahıska dediğimiz bölgenin coğrafya üzerinde bulunduğu yer itibariyle hem Osmanlı, hem Rusya, hem Gürcistan hem de Ermeniler tarafından kilit bölge olarak algılanan ve bu nispette Üzerinde planlar yapılan bir toprak parçası olduğunu unutmamalıyız.
Bu coğrafyayı ele alırken ADİGÜN, AHISKA, ASPİNZA, AHILKELEK, BAĞDANOVKA denilen ve bunlarla birlikte topraklarımızdan POSOF ve ŞAVŞAT’ ı da içine alan bir bölgedir. Burada yaşayan Türkler aynı lehçeyi konuşur aynı kültürü yaşarlar.Gelenekleri ve görenekleri aynıdır.
Ahıska’nın Posof dediğimiz ilçeye 12 km mesafe de olduğunu düşünecek olursan üzerinde planlar yapanların kendi gözleri itibariyle oranın ahalisini sürgüne gönderirken bir nevi kırgına gönderdiklerini ve Türkiye ile olan bağının koparmaya çalıştıklarını unutmamalıyız.
Haritalarda bunu göremesek de o bölgeyi inceleyenler anlayacaklardır ki hemen komşusu olan bir başka Türk kimliği taşıyan Acara (ACARİSTAN) ile Karadeniz’e açılan doğusuna doğru kalan BORÇALI Türk kimliği ile de Azerbaycan ile bağlantıyı sağlayan stratejik bir nokta. Bu sebeple değil Rus’un Ermeni ve Gürcü’nün de üzerinde planlar yaptığı bir toprak parçasıdır.
Coğrafya üzerinde bulunduğu yer olarak bu şekilde algılanırsa mesele biraz daha anlaşılır olacaktır.
Osmanlı bu toprakları 16 yy da ele geçirince Konya Yozgat ve Tokattan aileleri bu bölgeye yerleştirerek kendi varlığını sağlamlaştırmıştır.
14 Kasım 1944 olarak bildiğimiz kanlı ve esaret günlerinin başlangıcı olarak 1829 Rus işgaliyle adım, adım yaklaştığını bilmeliyiz. Günümüzde bu şartlar ortadan kalkmıştır ve Ahıska Türklerinin Ahıska Topraklarına toplu olarak dönmeleri sağlanmalıdır.dönmeleri.
1944 te Rus’un Alman Savaşı için cepheye götürdüğü 17-40 yaş arası 40 000 Ahıska erkeğinin
ailelerinin başında olmadığı bir durumdan faydalanarak bu toprakları Almanlar işgal edecek bahanesiyle toplayarak aynı trenlerde olmalarına rağmen ayrı, ayrı yerlere (ki bu topraklar Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan) götürmesi parçalanmayı hızlandırmıştı.
Evet 40 000 Ahıska evladı Rus için Alman cephesinde savaşmış ve bunların 20 000 e yakını
Cephede canlarını vermiş sakat kalan bir çoğu da cepheden döndüklerinde topraklarından sürülen ailelerini bulamamışlardır. Evet birinci sorumuzun cevabı budur. Ahıska bu bölgedir işte.
2. Tarihi kimliği itibariyle nelerden oluşur?
Bu sorunun cevabını açıkladığımızda Rus’un neden böyle kanlı ve utanç verici eyleme giriştiğini göreceksiniz.
2. Tarihi kimliği itibariyle AHISKA nelerden oluşur?
Bu sorunun cevabını açıkladığımızda Rus’un neden böyle kanlı ve utanç verici eyleme giriştiğini göreceksiniz.
Ahıska tarihi kimliği itibariyle her zaman bir kilit nokta konumunda olmuştur. 1064 yılında Alparslan’ın ANI alışıyla birlikte bir başka önem kazanmıştır. 1071 de Anadolu’nun kapısını Türklere açan Malazgirt Zaferinden önce bu noktalara kadar uzanan Türk varlığından önceleri Müslüman orduların buralara kadar geldiğini biliyoruz. Anadolu’yu Türkeli dediğimiz Hazar bölgesine bağlayan bu nokta üzerine yapılan planlar bitmemiştir.
Şimdilerde Türk, Gürcü, Ermeni karışımı bir oluşumu ve varlık gibi görünse de aslında 1944 yılında son halini alan mezalimle Türk kimliği ortadan kaldırılmak istenmiştir. 14 Kasım 1944 Yılında başlayan bu zorunlu göç ile birlikte bölgeye Ermeniler yerleştirilmek istenmiş ve bunda başarılı olunmuştur. Özellikle Türkçe bilen Ermenilerin tercih edilmesi ise dikkate alınması gereken başka bir senaryodur. O topraklarda yaşananları okuyunca ve yaşayan canlı tanıklardan dinleyince anlıyoruz ki bu bölgeye yerleştirilen Ermeniler bir nevi Türk kimliği imiş gibi yerleştirilerek hem bölgenin Ermenileşmesi sağlanmaya çalışılmış hem de Rus tarafından bu Ermeniler istihbarat amaçlı kullanılmıştır.
Yani Ahıska bölgesine yerleştirilen Türkçe bilen Ermeniler o bölgenin asimile edilmesini sağlarken iç bölgelere sürülen Ahıska Türkleri hakkında da Rus ajanlığı söylentisi bilerek yayılmış ve o bölgelerdeki Türk kimliğiyle kaynaşmaları engellenmiştir.
Şimdilerde bölgeyi dolaştığınızda Müslüman Türk, Ermeni ve Gürcü kültürüyle birlikte komünizmin dinden uzak görüntüsüne rastlayabiliyorsunuz.
Bu topraklar üzerinde Rus-Ermeni işbirliği bu gün olduğu kadar tarihin hiçbir döneminde olmamıştır. Azerbaycan’ın önünü kesme adına Rus- Ermeni işbirliği tüm gücüyle Gürcistan üzerinde oyunlar oynarken Gürcistan Devleti bu oyunları engelleme adına etkisiz kalmaktadır.
Kafkasya’da Ermenistan dışında ki Ermeni nüfusu Gürcistan’ın güney batısı Samtshe-Cehaveti vilayetinden sonra Kafkasya’nın kuzeybatısında bulunan Krasnodar eyaletinde yoğunlaşmaktadır. Bu bölgede ki gelişmeler Ahıska Türklerine bekleyen en büyük tehlikedir.
3.Ne zamandan bu yana bir maraz olarak karşımıza çıkar?
Bu sorunun cevabı ise ne zamandan bu yana bu tehlikenin var olduğunu bize açıklamakla birlikte mevcut Türk Devletinin ne kadar alakasız kaldığını ve ne kadar yanlış politikalar uyguladığını gösterecektir.
3.Ahıska sorunu ne zamandan bu yana bir maraz olarak karşımıza çıkar?
Osmanlı'nın zayıflamasıyla başlayan bu süreci özellikle 20. y. başları olarak algılarsak çok daha doğru tespit olacaktır.
Ayrıca meseleyi sadece Ahıska olarak algılamamalı bu soruna Kerkük, Gümülcine, Halep, Bosna ve Kıbrıs gibi yerleri de dahil etmek gerekmektedir.
Evet buralar Türk'ün kanayan yaraları olmaktan kurtulamamışlardır. Kaht-ı rical bir dönemde de başa geçen idareciler meselenin istikbale dayalı yüzünü göremedikleri için bu boyutlara ulaşmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün politikası sayesinde Antakya topraklarımıza katılmış ve O nun vefatıyla sahipsiz bırakılmıştır bu Türk evlatları.
1944 yılında başlayan bu mezalimde İsmet Paşa nın sağlam bir duruşunu görememekteyiz. Birilerini desteklediğini açıklamak ile destek vermek arasındaki çizgiyi ayıramayan idareciler 91 000 Ahıska Türk'ünün topraklarından sürülmesinde ayrı bir hisse sahibidirler. Dünyada türüne az rastlanır bir soygun türü olan kendi halkını soyma hastalık boyutunu almış günümüzde bile üç-beş siyasetçi haricinde bu soygun hala devam etmektedir. Tarihte ki kahramanlıklarımızın aksine tarihe yeni bir sayfa açtığımız kesindir artık. Vatanı kendi evi olarak algılayamayanlar kendi evlerini saymaktan da geri durmamışlardır. Daha düne kadar memleketimizde bulunan bankaların yarısına el konulmuş geriye kalanlardan bir kısmını da devlet kendi eliyle işlettiği için görev zararları olsa bile el koymaktan rücu etmiştir. Hal böyle olunca içerideki evladı soyma derdinde olanlar kapının dışında kalan evladı düşünmekten uzak durmuşlardır.Bu işin birinci ve bize bakan birinci yanıdır.
Zaman zaman tavan yapan bu haksızlıklara geçici çözümler bulma adına onların vatan topraklarına irticaları sağlanmıştır ki buda meselenin basiretten uzak diğer bir boyutudur. Onlara çözümler o topraklarda sunulmalıydı ve her ne olursa olsun o topraklarda yaşamaları sağlanarak oradaki varlığımız korunmalıydı.Oradaki halkı buraya nakletmek sorunun çözmediği gibi bu topraklarda başka bir sorun halini almaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Siyasetimizin özellikle 1940 lardan sonraki çalkantılı hali, siyasetçilerin bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları, devlet adamında bulunması gereken duruşlardan uzak olmaları, gözü görmeyenin, kulağı duymayanın, dizleri tutmayanın hala destekleniyor olması ise yine halkımıza has bir durumdur. Siyaset algılanırken hala hiç bir iş yapamıyorsan veya hiçbir işte başarılı olamıyorsan birde siyaseti dene yaklaşımı ve desteklenimlerinden kaynaklanan yavan siyaset geleneği devam etmektedir.
Devlet adamı ile birlikte devletlerin birde en az onlar kadar sağlam olması gereken devlet politikaları olmalıdır. Bu topraklar bizim halkımızın yaşadığı topraklar ve biliyoruz ki yabancı güçler burada adeta istihbarat adına yığınaklar yapmışlardır. Bizimde karşı istihbaratımız olduğu kanaatinde olmakla birlikte tan faydalanılmadığını ve bu bölgelerde devletimiz adına bu görevi yapanların tam desteklenmediği kanaatindeyim. 1944 sürgünü bir gecelik plan olamaz. Kanayan yüzyıllık bir yarayı bir gecede durdurma planları da yapılmış olamaz. Neden bu konuda arşivlerimiz açıklanmaz ve halkımız aydınlatılmaz. 1944 de başımızda bulunan idareciler öldülerse kabirlerinde yaşıyorlarsa yataklarında rahat olmamalılar.
Bizim adımıza kullandığımız karşı istihbarat elemanlarından Agaralı Mehmet'in veya bu bölgelerde varlığımızın devam etmesi adına o bölgelerde çalışmalar yapan Yusuf Zülali Kökten'in Rus ajanlar tarafından defalarca içeri alınmış olduğunu ve defalarca sorgulandığını biliyoruz. Peki devletimiz bu adamlar adına ne yapmıştır.Adlarını daha saymak istemediğim on a yakın gönüllü adamlarımız desteksiz bırakılmış ancak kendileri vefat ettiğinde evlatlarına bu görev tevdi edilmek istenmiştir.Bu kadar amatör bir istihbarat çalışmasının neticesinin böyle olması kaçınılmazdı. İkinci Dünya Savaşına girmeyen ama bu savaşta Dünya Coğrafyasının değişik yerlerinde 100 000 den fazla evladını yitiren tek millette biz Türk'leriz
Bekir Kale Ahıskalı
2006
AHISKA MEZALİMİ diye bildiğimiz bu tarihi şamar 14 Kasım 1944 tarihi itibariyle öne çıksa da meselenin köklerine inmekte fayda var.
1.Öncelikle AHISKA neresidir?
2.Tarihi kimliği itibariyle nelerden oluşur?
3.Ne zamandan bu yana bir maraz olarak karşımıza çıkar?
4.Osmanlıda ki veya Rusya da ki stratejik değeri nedir? 5.Günümüz ve zamanımızda dünya gözünde ki sorunları nelerdir?
6.Türkiye olarak Ahıska meselesinde taraf olduğumuzu söylüyoruz ama kime ne kadar tarafız?
Bu altı soruya cevap verdiğimiz zaman veya bu konuşmamın sonunda AHISKA bir bütün olarak çok daha iyi anlaşılacak ve meselesine bir teşhis koyma noktasına gelinecektir.
1.AHISKA Neresidir?
Ahıska genel anlaşılan tarafıyla ahalisinin uğradığı zulum neticesinde gündeme taşınmış bir yöre olarak algılansa da aslında mesele öyle değildir.
Ahıska dediğimiz bölgenin coğrafya üzerinde bulunduğu yer itibariyle hem Osmanlı, hem Rusya, hem Gürcistan hem de Ermeniler tarafından kilit bölge olarak algılanan ve bu nispette Üzerinde planlar yapılan bir toprak parçası olduğunu unutmamalıyız.
Bu coğrafyayı ele alırken ADİGÜN, AHISKA, ASPİNZA, AHILKELEK, BAĞDANOVKA denilen ve bunlarla birlikte topraklarımızdan POSOF ve ŞAVŞAT’ ı da içine alan bir bölgedir. Burada yaşayan Türkler aynı lehçeyi konuşur aynı kültürü yaşarlar.Gelenekleri ve görenekleri aynıdır.
Ahıska’nın Posof dediğimiz ilçeye 12 km mesafe de olduğunu düşünecek olursan üzerinde planlar yapanların kendi gözleri itibariyle oranın ahalisini sürgüne gönderirken bir nevi kırgına gönderdiklerini ve Türkiye ile olan bağının koparmaya çalıştıklarını unutmamalıyız.
Haritalarda bunu göremesek de o bölgeyi inceleyenler anlayacaklardır ki hemen komşusu olan bir başka Türk kimliği taşıyan Acara (ACARİSTAN) ile Karadeniz’e açılan doğusuna doğru kalan BORÇALI Türk kimliği ile de Azerbaycan ile bağlantıyı sağlayan stratejik bir nokta. Bu sebeple değil Rus’un Ermeni ve Gürcü’nün de üzerinde planlar yaptığı bir toprak parçasıdır.
Coğrafya üzerinde bulunduğu yer olarak bu şekilde algılanırsa mesele biraz daha anlaşılır olacaktır.
Osmanlı bu toprakları 16 yy da ele geçirince Konya Yozgat ve Tokattan aileleri bu bölgeye yerleştirerek kendi varlığını sağlamlaştırmıştır.
14 Kasım 1944 olarak bildiğimiz kanlı ve esaret günlerinin başlangıcı olarak 1829 Rus işgaliyle adım, adım yaklaştığını bilmeliyiz. Günümüzde bu şartlar ortadan kalkmıştır ve Ahıska Türklerinin Ahıska Topraklarına toplu olarak dönmeleri sağlanmalıdır.dönmeleri.
1944 te Rus’un Alman Savaşı için cepheye götürdüğü 17-40 yaş arası 40 000 Ahıska erkeğinin
ailelerinin başında olmadığı bir durumdan faydalanarak bu toprakları Almanlar işgal edecek bahanesiyle toplayarak aynı trenlerde olmalarına rağmen ayrı, ayrı yerlere (ki bu topraklar Özbekistan, Türkmenistan, Kırgızistan, Kazakistan) götürmesi parçalanmayı hızlandırmıştı.
Evet 40 000 Ahıska evladı Rus için Alman cephesinde savaşmış ve bunların 20 000 e yakını
Cephede canlarını vermiş sakat kalan bir çoğu da cepheden döndüklerinde topraklarından sürülen ailelerini bulamamışlardır. Evet birinci sorumuzun cevabı budur. Ahıska bu bölgedir işte.
2. Tarihi kimliği itibariyle nelerden oluşur?
Bu sorunun cevabını açıkladığımızda Rus’un neden böyle kanlı ve utanç verici eyleme giriştiğini göreceksiniz.
2. Tarihi kimliği itibariyle AHISKA nelerden oluşur?
Bu sorunun cevabını açıkladığımızda Rus’un neden böyle kanlı ve utanç verici eyleme giriştiğini göreceksiniz.
Ahıska tarihi kimliği itibariyle her zaman bir kilit nokta konumunda olmuştur. 1064 yılında Alparslan’ın ANI alışıyla birlikte bir başka önem kazanmıştır. 1071 de Anadolu’nun kapısını Türklere açan Malazgirt Zaferinden önce bu noktalara kadar uzanan Türk varlığından önceleri Müslüman orduların buralara kadar geldiğini biliyoruz. Anadolu’yu Türkeli dediğimiz Hazar bölgesine bağlayan bu nokta üzerine yapılan planlar bitmemiştir.
Şimdilerde Türk, Gürcü, Ermeni karışımı bir oluşumu ve varlık gibi görünse de aslında 1944 yılında son halini alan mezalimle Türk kimliği ortadan kaldırılmak istenmiştir. 14 Kasım 1944 Yılında başlayan bu zorunlu göç ile birlikte bölgeye Ermeniler yerleştirilmek istenmiş ve bunda başarılı olunmuştur. Özellikle Türkçe bilen Ermenilerin tercih edilmesi ise dikkate alınması gereken başka bir senaryodur. O topraklarda yaşananları okuyunca ve yaşayan canlı tanıklardan dinleyince anlıyoruz ki bu bölgeye yerleştirilen Ermeniler bir nevi Türk kimliği imiş gibi yerleştirilerek hem bölgenin Ermenileşmesi sağlanmaya çalışılmış hem de Rus tarafından bu Ermeniler istihbarat amaçlı kullanılmıştır.
Yani Ahıska bölgesine yerleştirilen Türkçe bilen Ermeniler o bölgenin asimile edilmesini sağlarken iç bölgelere sürülen Ahıska Türkleri hakkında da Rus ajanlığı söylentisi bilerek yayılmış ve o bölgelerdeki Türk kimliğiyle kaynaşmaları engellenmiştir.
Şimdilerde bölgeyi dolaştığınızda Müslüman Türk, Ermeni ve Gürcü kültürüyle birlikte komünizmin dinden uzak görüntüsüne rastlayabiliyorsunuz.
Bu topraklar üzerinde Rus-Ermeni işbirliği bu gün olduğu kadar tarihin hiçbir döneminde olmamıştır. Azerbaycan’ın önünü kesme adına Rus- Ermeni işbirliği tüm gücüyle Gürcistan üzerinde oyunlar oynarken Gürcistan Devleti bu oyunları engelleme adına etkisiz kalmaktadır.
Kafkasya’da Ermenistan dışında ki Ermeni nüfusu Gürcistan’ın güney batısı Samtshe-Cehaveti vilayetinden sonra Kafkasya’nın kuzeybatısında bulunan Krasnodar eyaletinde yoğunlaşmaktadır. Bu bölgede ki gelişmeler Ahıska Türklerine bekleyen en büyük tehlikedir.
3.Ne zamandan bu yana bir maraz olarak karşımıza çıkar?
Bu sorunun cevabı ise ne zamandan bu yana bu tehlikenin var olduğunu bize açıklamakla birlikte mevcut Türk Devletinin ne kadar alakasız kaldığını ve ne kadar yanlış politikalar uyguladığını gösterecektir.
3.Ahıska sorunu ne zamandan bu yana bir maraz olarak karşımıza çıkar?
Osmanlı'nın zayıflamasıyla başlayan bu süreci özellikle 20. y. başları olarak algılarsak çok daha doğru tespit olacaktır.
Ayrıca meseleyi sadece Ahıska olarak algılamamalı bu soruna Kerkük, Gümülcine, Halep, Bosna ve Kıbrıs gibi yerleri de dahil etmek gerekmektedir.
Evet buralar Türk'ün kanayan yaraları olmaktan kurtulamamışlardır. Kaht-ı rical bir dönemde de başa geçen idareciler meselenin istikbale dayalı yüzünü göremedikleri için bu boyutlara ulaşmıştır.
Mustafa Kemal Atatürk'ün politikası sayesinde Antakya topraklarımıza katılmış ve O nun vefatıyla sahipsiz bırakılmıştır bu Türk evlatları.
1944 yılında başlayan bu mezalimde İsmet Paşa nın sağlam bir duruşunu görememekteyiz. Birilerini desteklediğini açıklamak ile destek vermek arasındaki çizgiyi ayıramayan idareciler 91 000 Ahıska Türk'ünün topraklarından sürülmesinde ayrı bir hisse sahibidirler. Dünyada türüne az rastlanır bir soygun türü olan kendi halkını soyma hastalık boyutunu almış günümüzde bile üç-beş siyasetçi haricinde bu soygun hala devam etmektedir. Tarihte ki kahramanlıklarımızın aksine tarihe yeni bir sayfa açtığımız kesindir artık. Vatanı kendi evi olarak algılayamayanlar kendi evlerini saymaktan da geri durmamışlardır. Daha düne kadar memleketimizde bulunan bankaların yarısına el konulmuş geriye kalanlardan bir kısmını da devlet kendi eliyle işlettiği için görev zararları olsa bile el koymaktan rücu etmiştir. Hal böyle olunca içerideki evladı soyma derdinde olanlar kapının dışında kalan evladı düşünmekten uzak durmuşlardır.Bu işin birinci ve bize bakan birinci yanıdır. Zaman zaman tavan yapan bu haksızlıklara geçici çözümler bulma adına onların vatan topraklarına irticaları sağlanmıştır ki buda meselenin basiretten uzak diğer bir boyutudur. Onlara çözümler o topraklarda sunulmalıydı ve her ne olursa olsun o topraklarda yaşamaları sağlanarak oradaki varlığımız korunmalıydı.Oradaki halkı buraya nakletmek sorunun çözmediği gibi bu topraklarda başka bir sorun halini almaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Siyasetimizin özellikle 1940 lardan sonraki çalkantılı hali, siyasetçilerin bitmek tükenmek bilmeyen ihtirasları, devlet adamında bulunması gereken duruşlardan uzak olmaları, gözü görmeyenin, kulağı duymayanın, dizleri tutmayanın hala destekleniyor olması ise yine halkımıza has bir durumdur. Siyaset algılanırken hala hiç bir iş yapamıyorsan veya hiçbir işte başarılı olamıyorsan birde siyaseti dene yaklaşımı ve desteklenimlerinden kaynaklanan yavan siyaset geleneği devam etmektedir.
Devlet adamı ile birlikte devletlerin birde en az onlar kadar sağlam olması gereken devlet politikaları olmalıdır. Bu topraklar bizim halkımızın yaşadığı topraklar ve biliyoruz ki yabancı güçler burada adeta istihbarat adına yığınaklar yapmışlardır. Bizimde karşı istihbaratımız olduğu kanaatinde olmakla birlikte tan faydalanılmadığını ve bu bölgelerde devletimiz adına bu görevi yapanların tam desteklenmediği kanaatindeyim. 1944 sürgünü bir gecelik plan olamaz. Kanayan yüzyıllık bir yarayı bir gecede durdurma planları da yapılmış olamaz. Neden bu konuda arşivlerimiz açıklanmaz ve halkımız aydınlatılmaz. 1944 de başımızda bulunan idareciler öldülerse kabirlerinde yaşıyorlarsa yataklarında rahat olmamalılar.
Bizim adımıza kullandığımız karşı istihbarat elemanlarından Agaralı Mehmet'in veya bu bölgelerde varlığımızın devam etmesi adına o bölgelerde çalışmalar yapan Yusuf Zülali Kökten'in Rus ajanlar tarafından defalarca içeri alınmış olduğunu ve defalarca sorgulandığını biliyoruz. Peki devletimiz bu adamlar adına ne yapmıştır.Adlarını daha saymak istemediğim on a yakın gönüllü adamlarımız desteksiz bırakılmış ancak kendileri vefat ettiğinde evlatlarına bu görev tevdi edilmek istenmiştir.Bu kadar amatör bir istihbarat çalışmasının neticesinin böyle olması kaçınılmazdı. İkinci Dünya Savaşına girmeyen ama bu savaşta Dünya Coğrafyasının değişik yerlerinde 100 000 den fazla evladını yitiren tek millette biz Türk'leriz
Bekir Kale Ahıskalı
2006
Ceyda Kırbaş’ın “Bir İz Bırak” isimli şiiri üzerine
Ceyda Kırbaş’ın “Bir İz Bırak” isimli şiiri üzerine
Her şeyden önce Ceyda Kırbaş gibi genç bir kalemin şiirine Şeyh Galip’in
dibanında geçen “Kim firkatin ayn-ı vuslatındır” dizesini alması beni çok şaşırttı.
Şeyh Galip Osmanlı’nın son devirlerinde yetişmiş Mevlevilik geleneğinden sonra Melamiliğe de intisab etmiş bir divan şairidir. Bu yaştaki bir arkadaşımızın şiirine bu dizeyi almış olması yatırımı ve umudu şairler olan birisi için ziyadesiyle sevindiriciydi. Galip’in öz- biçim ilişkisiyle birlikte söz- yaşam çelişkisi (var ise tabi)
gibi süzgeçlerden geçirilip zamanın menfezlerinden bize sızan yanlarını bilmek veya merak edip araştırmak bir şairi geleceğe taşıyacak adımlardan birisidir.
Eleştirmenler şiir tahlili, bu işi iyi bilenler de şiir tashihi yaparlarken şairi tanımak zorundadırlar. Şair ya yaşadığı çevreyi yada içindeki dünyayı şiirine taşıdığından onun nerelerde gezindiğini bilmeden şiiri tahlil edemezsiniz. Yıllar yılı şair diye okuduğumuz, şiirleri önümüze zorla konulan insanları tanımadan yargılara vardık.
Nazım’ı anlamak istiyorsanız onun dava edindiği şeyleri de ve bu uğurda verdiği mücadeleleri de bileceksiniz. Necip Fazıl’ı tanımak istiyorsanız “Sakarya Türküsü” şiirini bilmeniz yetmez. “Büyük Doğu” yu da bilecek ve okuyacaksınız. İşte o zaman “bahset tarih balığın tırmandı kavaktan” dizesinde ne demek istenildiğini daha iyi anlayacaksınız.
Bir iz bırak bana kurşunî sevdalardan süregelen
Yaşanan bunca yılın hatırını sığdır bir saniyeme.
Kırılmışlıklar da olsun sen hiç fark etmeden
Yıllanmış şarap tadı versin ciğerlerime.
Ceyda Kırbaş’ın şiirinin bu ilk dizesine iyi bir başlangıç olmakla birlikte daha ilk dizelerde yoğunlukla karşılaşmak okuyucuyu zorlayabilir. İlk dizelere istek ile girilse de bu sevgiliden bana bir kılıç kesiği bırak isteğinden farksız bir istektir. İşte bu şiire bu dizeyi okumakla bulaşırsanız (yani şair sizi bu kadar çekmeyi başarırsa) sonunu getirmek zorunda kalırsınız. Şiirde olması gerekende budur. Başlığıyla ilgi çeker girişiyle okuyucuyu şiirin içine alırsınız. Kırbaş istekle başlayan bir dizeye bir saniyelik okumaya sığdırmış bile. İçine her ne yaşadıksa kat getir diyor.
Bir aşk bırak bana klivya ile papatya kokusu olsun
Usulca yaklaşıp sessizce içime çekeyim.
Her koklayışımda biraz daha öleyim
Acıdan yüreğim yansa bile aşkından kanım tutuşsun.
Şiirin ikinci bölümünde aşkın gizemini ve yaşadığı mekanları görebiliyoruz. Klivya ile papatyayı aynı dizeye sokmak çeşitliliktir. Klivya bir iç mekan bitkisidir papatya ise açık alanların kırların hayat verdiği bir bitkidir. Bu ikisini dererek içine çekmek ve yaşamı sağlayacağını düşündüğümüz bir durumda ters açı anlatımı olan yaşamda ölümü sorgulamakla devam ediyor.
Bir ütopya kur dünyama, gerçeğin kırık hüzünleri
Sevdamın yaşayan efsanesi olsun
Dillerden dillere dolaşıp
Verirken son nefesimi son noktasını koysun.
Üçüncü dize ikincideki ters anlatımı ve dış mekandan şiirin içine taşınan unsurlara bir yenisini daha ekleyerek ütopya ve efsane gibi anlatımlarla zenginleştirilmiş. Efsaneler ölümsüzlükleri anlatsa da Kırbaş yine “son nefes” gibi kati beyan anlatan kelimeyle bu bölümü noktalamış. Peki Kırbaş’ı bu anlatıma zorlayan nedir? diye düşündüğümüz de muhtemelen cevabı aşağılarda bulacağız ama sanırım rahatlığa veya mutluluğa çıkmadan önce çekilen sıkıntılar ve yürek sızlamalarının kapalı geçmişte saklanamayıp sızan hallerinin sözcüklerle ifadesi olsa gerek.
Bir gelecek bırak bana yaşanmamışlıklar ardından
Orada sen ol, orada ben olayım, orada biz olalım.
Kabuklanmış yaralarımız tazeleyip bedeni
Yeni bir aşka, yeni bir hayata beraber koşalım.
Serbest şiirlerin güzelliklerinden birisi de budur önce geçmiş günümüze taşınır. Çekilen eza ve cefalardan farklı bir güzellik inşa edilmeye başlanır. Yine yeniden bir muştu haline getirilir ve okuyucunun sofrasına konulur. Şair yılların çile ve birikmişliklerini küfesinden çıkarırken kendi elleriyle bir ümit var ederek okuyucuyu
ümitli bir gelecekle yüzleştirir.” Yeni bir aşka, yeni bir hayata beraber koşalım” ifadesiyle bunu başarıyor.
Bir bakış bırak bana irislerden beyne ulaşan
Kazınayım aklına bir hançerle çizilmiş gibi
Dağlamak iste gözlerini, görme beni
Son bakışın son bir umuda yelken açar belki, korkarım..
Bu dizeler insanın iç alem girdapları. Bunları da şiire taşıyabilmenin adıdır şairlik. İlk dizede değindiğim kılıç kesiği burada tam ifade edilmiş. Gel-gitler şiire o kadar güzel bir tempo vermiş ki değil okuyup geçmek her bölümde bir önceki bölümün temposuna yeniden göz atıyorsunuz.
Bir tebessüm bırak bana en sevdiğim halinden
Dudak çizgilerinden şakaklarına ulaşan
Hani o hınzırca tebessümün var ya işte ondan
Seni hep o halinle akla getireyim.
Sondan bir önceki dizede bir tebessüme razı olmak her şeyine bedel bir tebessüme takas etmek tüm varlığını. Hem de tebessümün hınzırca olanına yürek değiştirmek. Özlemle dolu yakarış şiiriydi. Önce yakarış sonra geleceği muştulamak. Şair burada sevgili olmak istemektedir. Onu görmek, onu düşünmek, onu hayal etmek ve o olmak
Aslında biliyor musun
Sen en iyisi hiçbir şey bırakma bana
Dün sıkıştığımız ellerimiz kopsun ilelebet
Hatalarını anlasan da unutmasan beni ne fayda
Kolay değildi sabır çektiğim halde bu hallere gelmemek.
Zaten ne demiş ünlü şair:
"Kim firkatin ayn-ı vuslatındır" sevgili
Anladım ki ben yokluğunda bulmuşum seni
Son dize Şeyh Galip kadar Necip Fazıl Kısakürek!in “Beklenen” şiirini de çağrıştırıyor. Üstadımız o şiirde ne diyordu
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Necip Fazıl Kısakürek
Hülasa olarak Ceyda Kırbaş iyi yolda ilerliyor. Umuyorum ki bir an durmadan okuyarak büyüsün büyüdükçe arkasından gelecek nesillere örnek olsun. Okuyan insan dolu insandır ve dolu insanın dağarcığında harmanlanan sözcükler sofralarımıza, kitaplarımıza yenilerin ifadesiyle ekranlarımıza doyurucu şeyler bırakacaklardır.
Bu şiirde hatalar yok mu peki? Olmaz olur mu her şiir biraz eksiktir. Zamanla Ceyda Kırbaş’ta kullanmasam da olurmuş dediği veya burada şu ifade daha iyi dururdu dediği yerler olacaktır. Bu şiir geleceğe taşındı bile…
Ceyda Kırbaş’ı kutluyorum…
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-45
Haziran 2009
Her şeyden önce Ceyda Kırbaş gibi genç bir kalemin şiirine Şeyh Galip’in
dibanında geçen “Kim firkatin ayn-ı vuslatındır” dizesini alması beni çok şaşırttı.
Şeyh Galip Osmanlı’nın son devirlerinde yetişmiş Mevlevilik geleneğinden sonra Melamiliğe de intisab etmiş bir divan şairidir. Bu yaştaki bir arkadaşımızın şiirine bu dizeyi almış olması yatırımı ve umudu şairler olan birisi için ziyadesiyle sevindiriciydi. Galip’in öz- biçim ilişkisiyle birlikte söz- yaşam çelişkisi (var ise tabi)
gibi süzgeçlerden geçirilip zamanın menfezlerinden bize sızan yanlarını bilmek veya merak edip araştırmak bir şairi geleceğe taşıyacak adımlardan birisidir.
Eleştirmenler şiir tahlili, bu işi iyi bilenler de şiir tashihi yaparlarken şairi tanımak zorundadırlar. Şair ya yaşadığı çevreyi yada içindeki dünyayı şiirine taşıdığından onun nerelerde gezindiğini bilmeden şiiri tahlil edemezsiniz. Yıllar yılı şair diye okuduğumuz, şiirleri önümüze zorla konulan insanları tanımadan yargılara vardık.
Nazım’ı anlamak istiyorsanız onun dava edindiği şeyleri de ve bu uğurda verdiği mücadeleleri de bileceksiniz. Necip Fazıl’ı tanımak istiyorsanız “Sakarya Türküsü” şiirini bilmeniz yetmez. “Büyük Doğu” yu da bilecek ve okuyacaksınız. İşte o zaman “bahset tarih balığın tırmandı kavaktan” dizesinde ne demek istenildiğini daha iyi anlayacaksınız.
Bir iz bırak bana kurşunî sevdalardan süregelen
Yaşanan bunca yılın hatırını sığdır bir saniyeme.
Kırılmışlıklar da olsun sen hiç fark etmeden
Yıllanmış şarap tadı versin ciğerlerime.
Ceyda Kırbaş’ın şiirinin bu ilk dizesine iyi bir başlangıç olmakla birlikte daha ilk dizelerde yoğunlukla karşılaşmak okuyucuyu zorlayabilir. İlk dizelere istek ile girilse de bu sevgiliden bana bir kılıç kesiği bırak isteğinden farksız bir istektir. İşte bu şiire bu dizeyi okumakla bulaşırsanız (yani şair sizi bu kadar çekmeyi başarırsa) sonunu getirmek zorunda kalırsınız. Şiirde olması gerekende budur. Başlığıyla ilgi çeker girişiyle okuyucuyu şiirin içine alırsınız. Kırbaş istekle başlayan bir dizeye bir saniyelik okumaya sığdırmış bile. İçine her ne yaşadıksa kat getir diyor.
Bir aşk bırak bana klivya ile papatya kokusu olsun
Usulca yaklaşıp sessizce içime çekeyim.
Her koklayışımda biraz daha öleyim
Acıdan yüreğim yansa bile aşkından kanım tutuşsun.
Şiirin ikinci bölümünde aşkın gizemini ve yaşadığı mekanları görebiliyoruz. Klivya ile papatyayı aynı dizeye sokmak çeşitliliktir. Klivya bir iç mekan bitkisidir papatya ise açık alanların kırların hayat verdiği bir bitkidir. Bu ikisini dererek içine çekmek ve yaşamı sağlayacağını düşündüğümüz bir durumda ters açı anlatımı olan yaşamda ölümü sorgulamakla devam ediyor.
Bir ütopya kur dünyama, gerçeğin kırık hüzünleri
Sevdamın yaşayan efsanesi olsun
Dillerden dillere dolaşıp
Verirken son nefesimi son noktasını koysun.
Üçüncü dize ikincideki ters anlatımı ve dış mekandan şiirin içine taşınan unsurlara bir yenisini daha ekleyerek ütopya ve efsane gibi anlatımlarla zenginleştirilmiş. Efsaneler ölümsüzlükleri anlatsa da Kırbaş yine “son nefes” gibi kati beyan anlatan kelimeyle bu bölümü noktalamış. Peki Kırbaş’ı bu anlatıma zorlayan nedir? diye düşündüğümüz de muhtemelen cevabı aşağılarda bulacağız ama sanırım rahatlığa veya mutluluğa çıkmadan önce çekilen sıkıntılar ve yürek sızlamalarının kapalı geçmişte saklanamayıp sızan hallerinin sözcüklerle ifadesi olsa gerek.
Bir gelecek bırak bana yaşanmamışlıklar ardından
Orada sen ol, orada ben olayım, orada biz olalım.
Kabuklanmış yaralarımız tazeleyip bedeni
Yeni bir aşka, yeni bir hayata beraber koşalım.
Serbest şiirlerin güzelliklerinden birisi de budur önce geçmiş günümüze taşınır. Çekilen eza ve cefalardan farklı bir güzellik inşa edilmeye başlanır. Yine yeniden bir muştu haline getirilir ve okuyucunun sofrasına konulur. Şair yılların çile ve birikmişliklerini küfesinden çıkarırken kendi elleriyle bir ümit var ederek okuyucuyu
ümitli bir gelecekle yüzleştirir.” Yeni bir aşka, yeni bir hayata beraber koşalım” ifadesiyle bunu başarıyor.
Bir bakış bırak bana irislerden beyne ulaşan
Kazınayım aklına bir hançerle çizilmiş gibi
Dağlamak iste gözlerini, görme beni
Son bakışın son bir umuda yelken açar belki, korkarım..
Bu dizeler insanın iç alem girdapları. Bunları da şiire taşıyabilmenin adıdır şairlik. İlk dizede değindiğim kılıç kesiği burada tam ifade edilmiş. Gel-gitler şiire o kadar güzel bir tempo vermiş ki değil okuyup geçmek her bölümde bir önceki bölümün temposuna yeniden göz atıyorsunuz.
Bir tebessüm bırak bana en sevdiğim halinden
Dudak çizgilerinden şakaklarına ulaşan
Hani o hınzırca tebessümün var ya işte ondan
Seni hep o halinle akla getireyim.
Sondan bir önceki dizede bir tebessüme razı olmak her şeyine bedel bir tebessüme takas etmek tüm varlığını. Hem de tebessümün hınzırca olanına yürek değiştirmek. Özlemle dolu yakarış şiiriydi. Önce yakarış sonra geleceği muştulamak. Şair burada sevgili olmak istemektedir. Onu görmek, onu düşünmek, onu hayal etmek ve o olmak
Aslında biliyor musun
Sen en iyisi hiçbir şey bırakma bana
Dün sıkıştığımız ellerimiz kopsun ilelebet
Hatalarını anlasan da unutmasan beni ne fayda
Kolay değildi sabır çektiğim halde bu hallere gelmemek.
Zaten ne demiş ünlü şair:
"Kim firkatin ayn-ı vuslatındır" sevgili
Anladım ki ben yokluğunda bulmuşum seni
Son dize Şeyh Galip kadar Necip Fazıl Kısakürek!in “Beklenen” şiirini de çağrıştırıyor. Üstadımız o şiirde ne diyordu
Ne hasta bekler sabahı,
Ne taze ölüyü mezar.
Ne de şeytan, bir günahı,
Seni beklediğim kadar.
Geçti istemem gelmeni,
Yokluğunda buldum seni;
Bırak vehmimde gölgeni,
Gelme, artık neye yarar?
Necip Fazıl Kısakürek
Hülasa olarak Ceyda Kırbaş iyi yolda ilerliyor. Umuyorum ki bir an durmadan okuyarak büyüsün büyüdükçe arkasından gelecek nesillere örnek olsun. Okuyan insan dolu insandır ve dolu insanın dağarcığında harmanlanan sözcükler sofralarımıza, kitaplarımıza yenilerin ifadesiyle ekranlarımıza doyurucu şeyler bırakacaklardır.
Bu şiirde hatalar yok mu peki? Olmaz olur mu her şiir biraz eksiktir. Zamanla Ceyda Kırbaş’ta kullanmasam da olurmuş dediği veya burada şu ifade daha iyi dururdu dediği yerler olacaktır. Bu şiir geleceğe taşındı bile…
Ceyda Kırbaş’ı kutluyorum…
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-45
Haziran 2009
İlker Pamukçu’nun “Yorgunum Dostum” isimli şiiri üzerine
İlker Pamukçu’nun “Yorgunum Dostum” isimli şiiri üzerine
Bana göre İlker Pamukçu’nun en önemli vasfı olaylar karşısında duruş ve olayları okuyuş şekli.
Kişileri değil düşünceleri baz alan kişilerin hata yapma ihtimalleri daha azdır. “O söylediyse doğrudur” düşüncesinden öte “böyle söylemişse doğru söylemiş” demek kişinin erdemine ve iradesine işaret eder. Gerek edebiyat tarihimizde gerekse siyasal tarihimizde ne büyük sıkıntımız budur. Kişi söylemişse doğrudur diye baktığımızdan düşünceleri daha üretilmekten onaylamak, dolayısıyla doğruluğunu yanlışlığını bilmediğiniz tartmadığınız bir düşünceyi onayladığınız için peşinden gitmek zorunda kalmanız. Be sebeple İlker Pamukçu’yu bir şair olduğu kadar düşünce insanı olarak okuyor ve dağarcığıma yeni şeyler karıştırıyorum. İlker Pamukçuyu anlamak isteyen onun bu vasfını göz ardı etmemelidirler.
“Yorgunum Dostum” a gelince ilk etapta göze çarpan özellik serbest vezin olmasına rağmen örgü ve uyaklar
2+2+1 şeklide meydana getirilmiş. Şiirin ortalarına doğru gidildikçe bu şekil 2+1 haline dönüşmüş ilk üç düzenin tahlili böyle.
2+2+1 den kastım ilk iki dizede son uyaklar sessel bir uyum içindeler onları takip eden diğer iki dizede kendi aralarında öyle uyum içindeler ve +1 dediğim ise şiirin “yorgunum dostum” kısmını kapsıyor.
Belli belirsiz nefes
Artarak yükselen tiz ses
Elde avuçta yitik sevdalar
İçimde depremler var
Yorgunum dostum
İlk iki dizede uyum nef- ES ve s- ES haliyle son iki harf, sonraki iki dizede uyum sevdal-AR, v-AR haliyle yine son iki harf ile sağlanmış.
Yüzüme ilişmiş gece
Izdırabım hece hece
Aklımda yitik sevdalar
Yüreğimi deşiyorlar
Yorgunum dostum!
İkinci beşlikte ise g-ECE ve h-ECE sonraki iki dizede sevda-LAR ve deşiyor-LAR şeklinde üç harf olarak uyum meydana getirilmiş.
Susuz kalmış toprak gibi
Daldan düşmüş yaprak gibi
Kırgınım dostum!
Üçüncü bölüm beşlik değil üçlük halinde ve burada kural ve uyum değişmiş. Eğer bu bölüm beşlik olsaydı bu değişikliğe hoş bakılmayabilirdi. Üçlük şeklinde olması ve en önemlisi +1 kısmının farklı olması şiirin örgüsünün bilinçli yapıldığını gösteriyor. 2+1 şeklinde bir örgü var ve uyum to-PRAK GİBİ, ya-PRAK GİBİ şekliyle sekizli uyum sağlanmış. “Kırgının dostum” ifadesi şiirin ilk iki dizesinde yer alan ve şiirin ana taşıyıcı dizesi gibi duran” yorgunum dostum” la birlikte şiire ifade zenginliği getirmiş.
İçimde beni öldüren
Ve dahası anlatamadığım bir şey var
Şehir böyle boş gelmemişti
Hiç bu kadar uzun süre susmamıştı kuşlar
Yorgunum dostum!
Şiirin dördüncü bölümün dediğim kısımda tekrar beşlik şeklinde geçilmiş ancak bir sonraki bölüme baktığımızda dörtlü örgülerle karşılaşınca bu beşli örgü az fazlalık durmasa bile beklediğimiz örgüyü getirmiyor. Bu bölüm tamamen serbest şiir olarak değerlendirilmeli. Her ne kadar 1+1+1+1+1 gibi duruyor olsa bile serbest bir şiir. Bu bölümde yer alan “ve dahası” kısmı çıkarılıp
“İçimde beni öldüren
anlatamadığım bir şey var” şeklinde olabilirdi.
Yerle yeksan duygularım
Bölük pörçük uykularım
Katlanırken acılarım
Yorgunum dostum!
Beşinci bölüm klasik dörtlük çalışması DUYGULARIM-UYKULARIM-ACILARIM haliyle uyum içerisinde.
Satırlarım hüzne gebe
Yazmak firarda böyle zamanlar
Büyürken fikrimde sorular
Solgunum dostum!
Altıncı bölümde üçüncü bölümü destekleyen yazım şekli kullanılmalıydı. Üçlük şeklinde olmalı ve ilk dize çıkarılmalıydı.
Yeniden bahar gelmiş memlekete
Yeşile bürünmüş topraklar
Biraz daha aklaşmış uzayan sakallarım
Yorgunum dostum!
Yedinci bölüm serbest ve harika
Sanki saatler durmuş
Vakit kör kuytuda unutulmuş
Kırlangıçlar göçe durmuş
Yorgunum dostum!
Kapının önündeler
Ha girdi ha girecekler
Acı çeliktenmiş meğer
Durgunum dostum!
Yüreğimde prangalar
Dil sessiz keza yaralar
Bu sessizlik beni boğar
Suskunum dostum!
Sekizinci, dokuzuncu, onuncu bölümler beşinci gibi klasik dörtlük ile 3+1 şeklindeler
Az kalmışken yolun sonu
Bitirmeli bu oyunu
Yılgınım dostum!
Onbirinci bölüm üçüncü bölümü destelemekte ve altıncı bölümdeki örgüyü 2+1 şeklinde üçlü örgü haline getirmeyi zorunlu kılıyor.
Meçhul bir düet söylediğim
Son melodi dinlediğim
Halim ziyan neyleyeyim
Yorgunum dostum!
Onikinci bölüm 3+1 şeklinde örülmek istenmişse de üçüncü dize yazım kuralının dışına çıkmış. İlla da bu haliyle yazılması gerekirse “neyleyeyim” şekliyle değil “neyleyim” olarak yazılmalıydı. Şimdiye kadar yazmış olduklarım şiirin iskeletiyle alakalı düşüncelerim ve kurallar.
Bu kadar uzun bir şiirde mana hiç dağıtılmamış akış tam ve lirik hal üzre. İki sayfalık şiirde fazlalık olarak gördüğüm dördüncü bölümdeki “ve dahası” ile son bölümdeki “ye” halinin düşürülmesi oldu. Bu sebeple İlker Pamukçu okunmalıdır.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-20
Bana göre İlker Pamukçu’nun en önemli vasfı olaylar karşısında duruş ve olayları okuyuş şekli.
Kişileri değil düşünceleri baz alan kişilerin hata yapma ihtimalleri daha azdır. “O söylediyse doğrudur” düşüncesinden öte “böyle söylemişse doğru söylemiş” demek kişinin erdemine ve iradesine işaret eder. Gerek edebiyat tarihimizde gerekse siyasal tarihimizde ne büyük sıkıntımız budur. Kişi söylemişse doğrudur diye baktığımızdan düşünceleri daha üretilmekten onaylamak, dolayısıyla doğruluğunu yanlışlığını bilmediğiniz tartmadığınız bir düşünceyi onayladığınız için peşinden gitmek zorunda kalmanız. Be sebeple İlker Pamukçu’yu bir şair olduğu kadar düşünce insanı olarak okuyor ve dağarcığıma yeni şeyler karıştırıyorum. İlker Pamukçuyu anlamak isteyen onun bu vasfını göz ardı etmemelidirler.
“Yorgunum Dostum” a gelince ilk etapta göze çarpan özellik serbest vezin olmasına rağmen örgü ve uyaklar
2+2+1 şeklide meydana getirilmiş. Şiirin ortalarına doğru gidildikçe bu şekil 2+1 haline dönüşmüş ilk üç düzenin tahlili böyle.
2+2+1 den kastım ilk iki dizede son uyaklar sessel bir uyum içindeler onları takip eden diğer iki dizede kendi aralarında öyle uyum içindeler ve +1 dediğim ise şiirin “yorgunum dostum” kısmını kapsıyor.
Belli belirsiz nefes
Artarak yükselen tiz ses
Elde avuçta yitik sevdalar
İçimde depremler var
Yorgunum dostum
İlk iki dizede uyum nef- ES ve s- ES haliyle son iki harf, sonraki iki dizede uyum sevdal-AR, v-AR haliyle yine son iki harf ile sağlanmış.
Yüzüme ilişmiş gece
Izdırabım hece hece
Aklımda yitik sevdalar
Yüreğimi deşiyorlar
Yorgunum dostum!
İkinci beşlikte ise g-ECE ve h-ECE sonraki iki dizede sevda-LAR ve deşiyor-LAR şeklinde üç harf olarak uyum meydana getirilmiş.
Susuz kalmış toprak gibi
Daldan düşmüş yaprak gibi
Kırgınım dostum!
Üçüncü bölüm beşlik değil üçlük halinde ve burada kural ve uyum değişmiş. Eğer bu bölüm beşlik olsaydı bu değişikliğe hoş bakılmayabilirdi. Üçlük şeklinde olması ve en önemlisi +1 kısmının farklı olması şiirin örgüsünün bilinçli yapıldığını gösteriyor. 2+1 şeklinde bir örgü var ve uyum to-PRAK GİBİ, ya-PRAK GİBİ şekliyle sekizli uyum sağlanmış. “Kırgının dostum” ifadesi şiirin ilk iki dizesinde yer alan ve şiirin ana taşıyıcı dizesi gibi duran” yorgunum dostum” la birlikte şiire ifade zenginliği getirmiş.
İçimde beni öldüren
Ve dahası anlatamadığım bir şey var
Şehir böyle boş gelmemişti
Hiç bu kadar uzun süre susmamıştı kuşlar
Yorgunum dostum!
Şiirin dördüncü bölümün dediğim kısımda tekrar beşlik şeklinde geçilmiş ancak bir sonraki bölüme baktığımızda dörtlü örgülerle karşılaşınca bu beşli örgü az fazlalık durmasa bile beklediğimiz örgüyü getirmiyor. Bu bölüm tamamen serbest şiir olarak değerlendirilmeli. Her ne kadar 1+1+1+1+1 gibi duruyor olsa bile serbest bir şiir. Bu bölümde yer alan “ve dahası” kısmı çıkarılıp
“İçimde beni öldüren
anlatamadığım bir şey var” şeklinde olabilirdi.
Yerle yeksan duygularım
Bölük pörçük uykularım
Katlanırken acılarım
Yorgunum dostum!
Beşinci bölüm klasik dörtlük çalışması DUYGULARIM-UYKULARIM-ACILARIM haliyle uyum içerisinde.
Satırlarım hüzne gebe
Yazmak firarda böyle zamanlar
Büyürken fikrimde sorular
Solgunum dostum!
Altıncı bölümde üçüncü bölümü destekleyen yazım şekli kullanılmalıydı. Üçlük şeklinde olmalı ve ilk dize çıkarılmalıydı.
Yeniden bahar gelmiş memlekete
Yeşile bürünmüş topraklar
Biraz daha aklaşmış uzayan sakallarım
Yorgunum dostum!
Yedinci bölüm serbest ve harika
Sanki saatler durmuş
Vakit kör kuytuda unutulmuş
Kırlangıçlar göçe durmuş
Yorgunum dostum!
Kapının önündeler
Ha girdi ha girecekler
Acı çeliktenmiş meğer
Durgunum dostum!
Yüreğimde prangalar
Dil sessiz keza yaralar
Bu sessizlik beni boğar
Suskunum dostum!
Sekizinci, dokuzuncu, onuncu bölümler beşinci gibi klasik dörtlük ile 3+1 şeklindeler
Az kalmışken yolun sonu
Bitirmeli bu oyunu
Yılgınım dostum!
Onbirinci bölüm üçüncü bölümü destelemekte ve altıncı bölümdeki örgüyü 2+1 şeklinde üçlü örgü haline getirmeyi zorunlu kılıyor.
Meçhul bir düet söylediğim
Son melodi dinlediğim
Halim ziyan neyleyeyim
Yorgunum dostum!
Onikinci bölüm 3+1 şeklinde örülmek istenmişse de üçüncü dize yazım kuralının dışına çıkmış. İlla da bu haliyle yazılması gerekirse “neyleyeyim” şekliyle değil “neyleyim” olarak yazılmalıydı. Şimdiye kadar yazmış olduklarım şiirin iskeletiyle alakalı düşüncelerim ve kurallar.
Bu kadar uzun bir şiirde mana hiç dağıtılmamış akış tam ve lirik hal üzre. İki sayfalık şiirde fazlalık olarak gördüğüm dördüncü bölümdeki “ve dahası” ile son bölümdeki “ye” halinin düşürülmesi oldu. Bu sebeple İlker Pamukçu okunmalıdır.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-20
Gönül Çakı’nın Kırlangıç isimli şiiri üzerine
Gönül Çakı’nın Kırlangıç isimli şiiri üzerine
“Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere sürüklenen biz
Zaman adlı denizde bir gün bir lahza için
Demirleyemez miyiz?”
Lamartine “Göl” şiirinde aklın sıkıcı ve denetleyiciliğinden kurtularak içten duygulara
Yelken açmıştı. Amacı yaşanmışı alışılmamış sözcüklerle sanat teknesinde karıp yansıtmaktır. İmgelerin insanı insanüstü bir hale getiren gücüyle iki görünüş altında (zamansal-mekansal yabancılık) ortaya çıkarak “yüzyıl hastalığı” ( Mal du Siecle) olarak nitelendirilen yaşama güçlüğünü yenmeye çalışır,
“açılmaz mı kelepçe,
çözülmez mi urganım?
yüreğimi döver oldun,
var git yoluna efganım”
Gönül Çakı bu dizede belki bilerek belki de bilmeyerek Lamartine’in dokunduğu o duvara el sürmektedir. Sevdasını kendisine dert edindiği kesin. Dörtlük olarak güzel örülmüş ve can alıcı bir dörtlük. Burada dikkat edilmesi gereken şey bir şairin okuyucuya oynamadan yazdığı bir dizenin aslında okuyucunun yüreğine ne kadar yakından geçtiğidir. Aslında bu dörtlükte şairin kendisine itiraf edemediği bir şey vardır ki o da ”kelepçenin, urganın etkisiz hale getirdiği bir yürek olarak gösterdiği sevdasının kelepçeye ve urgana gönüllü dolandığı gerçeğidir”
“Yüreğimi döver oldun
Var git yoluna efganım”
…derken istenmeyeni değil istenileni göndermekten başka çarenin kalmadığı bir durumda yarım ağız/tatlı ağız sözcüklerinin seçilmesidir.
“mahzenlere yoldaş oldu,
fikrim ve ızdırabım.
kaldık şimdi bir ben,
bir de dilsiz yalnızlığım. “
ve göğsümü kemiren,
o soğuk duvarlarım.
kurşun içen geceme,
bakar bakar ağlarım. “
Sekiz dizelik bu iki dörtlüğün ilk üçünde Necip Fazıl Kısakürek’in seçtiği sözcüklere ve sorgulamaya benzer sözcüklerin örgüsüne rastlamaktayız. Bana göre son yüzyılın en dertli, davalı, dava adamı ve kendisiyle kavgalı olan yegane şairi Necip Fazıl bir ekoldür ki Çakı kendisiyle yüreğiyle belki de genç yaşına rağmen beklentileri ile yaşadıklarının farklılığından kaynaklanabileceğini düşündüğüm bir sebepten dolayı bu yola girmiş bulunmakta. Çekilen çileler ve yaşantılar yalnızca şairin kendisini değil kalemini de olgunlaştırmaya başladığını düşünüyorum. Necip Fazıl’ın “Kaldırım Yalnızlığı” ile Çakı’nın “Dilsiz Yalnızlığı” aynı sokağın iki benzer sakini gibi duruyorlar. Yine okuduğum bu iki dörtlüğün üç ayrı dizesinde Fethullah Gülen’in “Kırık Mızrap” ın da yer alan birkaç dizeyle paralellikler görülmektedir. Bunu yazmaktaki maksadım şairler herkesi okumayabilirler (ben okumalarını öneriyorum) ama benzer dizeler farklı düşünce yapılarında olan şairlerin kalemlerinden çıkabileceğini hatırlatmaktır.
“hücrem kafesten ayrı,
parsellenmiş d/ağlarım.
kafesim hücreden gayrı,
örselenmiş b/ağlarım. “
Bu dörtlük bir yenilginin, kaybedilenlerin, üzerinde hakimiyetini kaybettiğimiz şeylerin üzerine söylendiğini düşünüyorum ki bu “Kırlangıç” olmasa da olurdu dediğim tek dörtlüktür. Dizeleri
“hücrem kafesten ayrı,
kafesim hücreden gayrı,
parsellenmiş d/ağlarım
örselenmiş b/ağlarım. “
haline getirdiğimizde aynı/yakın manalı sözcüklerin kullanıldığını görmekteyiz. Şimdi gerekli gördüğü bu dörtlüğü “Kırlangıç” şiirini yıllar sonra yeniden okuduğunda gereksiz göreceğini ve şiirinden çıkaracağını düşünüyorum
vay benim fikir çilem!
muştusuz zindanım;
kapım paslı kilidi,
kıramaz mı kanadım?
Zorluğu kanatlarla yenmeye çalışmak. O yükü kanatlara yüklemek yine şairlerin alışılagelmiş bir söylemidir.
Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” nde rastladığımız
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
Yükün ağırlığını kanaryanın cılız kanatlarıyla anlatmanın bir başka şeklidir.
“Kapım paslı kilidi”
kısmında ifade eksikliği var gibi duruyor…
pran/gamı çöz de git!
dilsiz değil isyanım.
sürgü çekildi s/özüme,
sürgün düştü kanadım.
“Kırlangıç” şiirinin en zengin bölümünü bu dörtlük oluşturuyor. Şiirin başka kısımlarından bir dizeyle çatışan bir nokta daha var. Sanırım bu şairin kendi iç derinliğinden kaynaklanıyor ki
dilsiz değil isyanım.
(bir de dilsiz yalnızlığım. “)
Dilli isyan, dilsiz yalnızlık kısmıdır. Şairi adeta konuşamadıklarım var der gibi…
kırlangıca y/el değmez,
zincire dolana infazım.
içim taş/tı dışıma,
duyulmaz mı fery/adım.
Şiirde kullanılan (/) lar gereklimiydi…
Kesinlikle gerekli ve şiiri şiir yapan en yerinde ayraçlar olarak göze batmaktadır.
Gönül Çakı iyi bir kalem ve her geçen gün daha iyi olacaktır.
Zamanla birlikte kendinide aşmaya çalışan Çakı, içine düştüğü bu girdabı sergileme cesaret ve becerisine hayran olmamak mümkün değildir.
O kadar içten ve derdi o kadar bizden ki…
Şairleri sürekli bir yalnızlığa sürgün eden kurulu düzene arkasını dönüp kendi yelinde savrulması güzel şiirler yazmasına sebep olsa da zaman (eğer birçok Türk Kadını’nın düştüğü izdivacı gönüllü esarethane haline getirmez ise) Gönül Çakı’yı dev bir kalem yapacaktır.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-1
“Ebedi gecesinde bu dönüşsüz seferin
Hep başka sahillere sürüklenen biz
Zaman adlı denizde bir gün bir lahza için
Demirleyemez miyiz?”
Lamartine “Göl” şiirinde aklın sıkıcı ve denetleyiciliğinden kurtularak içten duygulara
Yelken açmıştı. Amacı yaşanmışı alışılmamış sözcüklerle sanat teknesinde karıp yansıtmaktır. İmgelerin insanı insanüstü bir hale getiren gücüyle iki görünüş altında (zamansal-mekansal yabancılık) ortaya çıkarak “yüzyıl hastalığı” ( Mal du Siecle) olarak nitelendirilen yaşama güçlüğünü yenmeye çalışır,
“açılmaz mı kelepçe,
çözülmez mi urganım?
yüreğimi döver oldun,
var git yoluna efganım”
Gönül Çakı bu dizede belki bilerek belki de bilmeyerek Lamartine’in dokunduğu o duvara el sürmektedir. Sevdasını kendisine dert edindiği kesin. Dörtlük olarak güzel örülmüş ve can alıcı bir dörtlük. Burada dikkat edilmesi gereken şey bir şairin okuyucuya oynamadan yazdığı bir dizenin aslında okuyucunun yüreğine ne kadar yakından geçtiğidir. Aslında bu dörtlükte şairin kendisine itiraf edemediği bir şey vardır ki o da ”kelepçenin, urganın etkisiz hale getirdiği bir yürek olarak gösterdiği sevdasının kelepçeye ve urgana gönüllü dolandığı gerçeğidir”
“Yüreğimi döver oldun
Var git yoluna efganım”
…derken istenmeyeni değil istenileni göndermekten başka çarenin kalmadığı bir durumda yarım ağız/tatlı ağız sözcüklerinin seçilmesidir.
“mahzenlere yoldaş oldu,
fikrim ve ızdırabım.
kaldık şimdi bir ben,
bir de dilsiz yalnızlığım. “
ve göğsümü kemiren,
o soğuk duvarlarım.
kurşun içen geceme,
bakar bakar ağlarım. “
Sekiz dizelik bu iki dörtlüğün ilk üçünde Necip Fazıl Kısakürek’in seçtiği sözcüklere ve sorgulamaya benzer sözcüklerin örgüsüne rastlamaktayız. Bana göre son yüzyılın en dertli, davalı, dava adamı ve kendisiyle kavgalı olan yegane şairi Necip Fazıl bir ekoldür ki Çakı kendisiyle yüreğiyle belki de genç yaşına rağmen beklentileri ile yaşadıklarının farklılığından kaynaklanabileceğini düşündüğüm bir sebepten dolayı bu yola girmiş bulunmakta. Çekilen çileler ve yaşantılar yalnızca şairin kendisini değil kalemini de olgunlaştırmaya başladığını düşünüyorum. Necip Fazıl’ın “Kaldırım Yalnızlığı” ile Çakı’nın “Dilsiz Yalnızlığı” aynı sokağın iki benzer sakini gibi duruyorlar. Yine okuduğum bu iki dörtlüğün üç ayrı dizesinde Fethullah Gülen’in “Kırık Mızrap” ın da yer alan birkaç dizeyle paralellikler görülmektedir. Bunu yazmaktaki maksadım şairler herkesi okumayabilirler (ben okumalarını öneriyorum) ama benzer dizeler farklı düşünce yapılarında olan şairlerin kalemlerinden çıkabileceğini hatırlatmaktır.
“hücrem kafesten ayrı,
parsellenmiş d/ağlarım.
kafesim hücreden gayrı,
örselenmiş b/ağlarım. “
Bu dörtlük bir yenilginin, kaybedilenlerin, üzerinde hakimiyetini kaybettiğimiz şeylerin üzerine söylendiğini düşünüyorum ki bu “Kırlangıç” olmasa da olurdu dediğim tek dörtlüktür. Dizeleri
“hücrem kafesten ayrı,
kafesim hücreden gayrı,
parsellenmiş d/ağlarım
örselenmiş b/ağlarım. “
haline getirdiğimizde aynı/yakın manalı sözcüklerin kullanıldığını görmekteyiz. Şimdi gerekli gördüğü bu dörtlüğü “Kırlangıç” şiirini yıllar sonra yeniden okuduğunda gereksiz göreceğini ve şiirinden çıkaracağını düşünüyorum
vay benim fikir çilem!
muştusuz zindanım;
kapım paslı kilidi,
kıramaz mı kanadım?
Zorluğu kanatlarla yenmeye çalışmak. O yükü kanatlara yüklemek yine şairlerin alışılagelmiş bir söylemidir.
Necip Fazıl’ın “Sakarya Türküsü” nde rastladığımız
Ne ağır imtihandır, başındaki Sakarya!
Binbir başlı kartalı nasıl taşır kanarya?
Yükün ağırlığını kanaryanın cılız kanatlarıyla anlatmanın bir başka şeklidir.
“Kapım paslı kilidi”
kısmında ifade eksikliği var gibi duruyor…
pran/gamı çöz de git!
dilsiz değil isyanım.
sürgü çekildi s/özüme,
sürgün düştü kanadım.
“Kırlangıç” şiirinin en zengin bölümünü bu dörtlük oluşturuyor. Şiirin başka kısımlarından bir dizeyle çatışan bir nokta daha var. Sanırım bu şairin kendi iç derinliğinden kaynaklanıyor ki
dilsiz değil isyanım.
(bir de dilsiz yalnızlığım. “)
Dilli isyan, dilsiz yalnızlık kısmıdır. Şairi adeta konuşamadıklarım var der gibi…
kırlangıca y/el değmez,
zincire dolana infazım.
içim taş/tı dışıma,
duyulmaz mı fery/adım.
Şiirde kullanılan (/) lar gereklimiydi…
Kesinlikle gerekli ve şiiri şiir yapan en yerinde ayraçlar olarak göze batmaktadır.
Gönül Çakı iyi bir kalem ve her geçen gün daha iyi olacaktır.
Zamanla birlikte kendinide aşmaya çalışan Çakı, içine düştüğü bu girdabı sergileme cesaret ve becerisine hayran olmamak mümkün değildir.
O kadar içten ve derdi o kadar bizden ki…
Şairleri sürekli bir yalnızlığa sürgün eden kurulu düzene arkasını dönüp kendi yelinde savrulması güzel şiirler yazmasına sebep olsa da zaman (eğer birçok Türk Kadını’nın düştüğü izdivacı gönüllü esarethane haline getirmez ise) Gönül Çakı’yı dev bir kalem yapacaktır.
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-1
Veli Yöntem in ‘Damlaya damlaya göl oldu sevdan’ isimli şiiri üzerine
Biz şairler şiir yazarken bütün malzemeleri yüreğimizde yanan sevda ocağından alırız. Kullandığımızı malzemelerdeki kül, ateş, duman, gözyaşı, ayrılık, vuslat hepsi o ocağın malzemeleridir. Dolayısıyla Veli Yöntem’in ocağında olan her malzeme okuyucunun ocağında da var olduğundan okuyucu bu şiirde kendinden bir şeyler bulmaktadır. Şair ile okuyucuyu birbirinden ayıran en önemli fark ifade yeteneğidir.
Bir şairi incelerken veya araştırırken bir şiirine göre eleştiremezsiniz. Ama daha önceki tecrübelerinizden ve okumuşluğunuzdan bir şeyler katarak büyük çoğunlukla doğru sonuca varabilirsiniz.
Veli Yöntem in bu şiiri ustalıkla yazılmış/işlenmiş bir şiir. Bu şiirden hareketle kendisi de bir usta. Veli Yöntem’in şiirine yorum ve eleştiri yazarken onun ustalığı nispetinde ileriye gideceğim. Daha doğrusu gitmeyi deneceğim.
Damlaya damlaya göl oldu sevdan şiiri altı dörtlükten oluşan bir şiir gibi gözüküyor. Şekil itibariyle bu görüntü içerisinde olsa da bana göre böyle değil. Yazımın sonunda şiirin kaç bölümden oluştuğunu ifade edeceğim.
Usul usul aktı aşk pınarından,
Damlaya damlaya göl oldu sevdan.
Rahmet olup gel yar kurtar narından,
Cehennem misali yol oldu sevdan.
Yukarıdaki dörtlükte yer alan ilk iki dize okunduğunda yerine ifadeler gibi gözükse de bana göre ‘usul usul aktı’ ifadesi kesintisiz bir akışkanlığın yavaşlığını ifade ediyor ki
bu ifade hemen akabinde gelen ‘damlaya damlaya’ şeklinde ifade edilen kesintili bir taşınmazla örtüşmüyor. Benim maksadım şiirde tashih yapmak değildir. Maksadım şiirin ve şairin yer aldığı kalburüstü mevkiden bir nebze daha yukarıya çekebilir miyim bunu sağlamaya çalışmak…
Yene aynı dizede yer alan ‘rahmet olup gel’ ifadesinin yerine ‘rahmet ol gel’ ifadesi seçilebilir ve yine akabinde ‘cehennem misali yol oldu sevdan’ ifadesinde yerini bulan yol kelimesinin yerine köz ifadesi tercih edilebilir bir üst dizedeki nar ifadesi ile bağlantı sağlanabilirdi.
Anlatılmaz bir alevsin özümde,
Buram buram sen tütersin közümde,
Yansın canım,inan hiç yok gözümde,
Sinemde ateşten gül oldu sevdan.
İkinci dörtlükte yerini bulan ifadelere bakılınca birinci ve ikinci dörtlükler iki ayrı bölümden oluşuyor. Şair bilerek veya bilmeyerek yapmış olabilir ama bu bizim inancımızda var olan önce yangın sonra gül bahçesi şeklinde ifade edebileceğimiz ve kutsal kitabımızda da geçen Hz İbrahim’in ateşe atılışını sonra yaratıcının ‘berd-ü selam’ ifadesiyle yerini bulan selamet yeri, onun için zararsız ol diyebileceğimiz kıssayı anımsattı. Bu bana göre tasavvufumuzun veya nefis terbiyesi dediğimiz terbiye şeklimizin yine ünsiyet peyda etme alışma neticesinde tehlikenin eski boyutlarında algılanmamasıdır. Dörtlükteki ifadeler gayet yerinde kullanılmışlar.
Hangi kitap yazar böylesi nazı,
Bu nasıl çileymiş bu nasıl yazı,
Yeter olsun yüreğin duysun avazı,
Uykularım çalan hal oldu sevdan.
Şairin kendi bölümlendirmeleri içinde yer alan üçüncü bölümün ilk iki dizesi harika olmuş üçüncü dizenin sonunda kafiye yakalansa da gözden geçirilmeli diye düşünüyorum. Son dizede ise ‘uykularım’ ifadesi ‘uykularımı’ şeklinde kullanılmalıydı.
Peşindeyim bilesin kaçsan illere,
Duymaz olur kulağım düşsem dillere,
Şu garip halimi bir sor ellere,
İçtikçe zehrini bal oldu sevdan.
Dördüncü bölümün finalinden çıkardığım sonuç ikinci dörtlüğün sonunda çıkardığım sonuçla aynı. Yani önce sitem sonra kabullenmeden oluşuyor. Dolayısıyla ilk dört dörtlük hakkında söyleyebileceğim şey buraya kadar olan bölümler iki bölümden oluşuyor. Önce isyan sonra baş eğme… Sadece üçüncü dizede yer alan ‘bir’ yerine gel kelimesi kullanılabilir miydi diye düşünüyorum.
Sende karar kıldım kaşın çatsan da,
Üzülmem dert etmem elem katsan da,
Aşkımı kefensiz kabre atsan da,
Kırdıkça yeşeren dal oldu sevdan.
Yine şairin bölümlendirmelerinde beşinci dize diye yer alan dizenin duygu anlatımı olarak dördüncü dizede işlenmesi gerektiği kanaatindeyim. Söylediğim ifade yanlış anlaşılmamalıdır. Ben dördüncü dörtlükle beşinci dörtlük yer değiştirilsin demiyorum. Beşinci dörtlükte yer alan ‘karar kılma’ ila ifade edilen kararlılıktan sonra ‘peşindeyim’ diye ifade edilen peşine düşme keşke önce karar sonra uygulama şeklinde yerini bulmuş olsaydı.
Bilemedim nasıl anlatsam sana,
Mecnun'dan beterim dönüp baksana,
Kastın mı var söyle bu garip cana,
Azrail'i çağıran dil oldu sevdan.
Final kısmı şiire yakışır şekilde olmuş ve sitem ifadeleri ile baş eğişle son bulmuş. Dolayısıyla şiir bana göre üç ana bölümden oluşmaktadır. Birincisi isyan ve başkaldırı ikincisi baş eğme ve yalvarma ve üçüncüsü halini arz etme.
Hulasa olarak Veli Yöntem güzel şiir yazıyor. Veli Yöntem şiirlerini okumaktan haz alıyorum. Yolu açık olsun
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-38
7 Kasım 2008
Bir şairi incelerken veya araştırırken bir şiirine göre eleştiremezsiniz. Ama daha önceki tecrübelerinizden ve okumuşluğunuzdan bir şeyler katarak büyük çoğunlukla doğru sonuca varabilirsiniz.
Veli Yöntem in bu şiiri ustalıkla yazılmış/işlenmiş bir şiir. Bu şiirden hareketle kendisi de bir usta. Veli Yöntem’in şiirine yorum ve eleştiri yazarken onun ustalığı nispetinde ileriye gideceğim. Daha doğrusu gitmeyi deneceğim.
Damlaya damlaya göl oldu sevdan şiiri altı dörtlükten oluşan bir şiir gibi gözüküyor. Şekil itibariyle bu görüntü içerisinde olsa da bana göre böyle değil. Yazımın sonunda şiirin kaç bölümden oluştuğunu ifade edeceğim.
Usul usul aktı aşk pınarından,
Damlaya damlaya göl oldu sevdan.
Rahmet olup gel yar kurtar narından,
Cehennem misali yol oldu sevdan.
Yukarıdaki dörtlükte yer alan ilk iki dize okunduğunda yerine ifadeler gibi gözükse de bana göre ‘usul usul aktı’ ifadesi kesintisiz bir akışkanlığın yavaşlığını ifade ediyor ki
bu ifade hemen akabinde gelen ‘damlaya damlaya’ şeklinde ifade edilen kesintili bir taşınmazla örtüşmüyor. Benim maksadım şiirde tashih yapmak değildir. Maksadım şiirin ve şairin yer aldığı kalburüstü mevkiden bir nebze daha yukarıya çekebilir miyim bunu sağlamaya çalışmak…
Yene aynı dizede yer alan ‘rahmet olup gel’ ifadesinin yerine ‘rahmet ol gel’ ifadesi seçilebilir ve yine akabinde ‘cehennem misali yol oldu sevdan’ ifadesinde yerini bulan yol kelimesinin yerine köz ifadesi tercih edilebilir bir üst dizedeki nar ifadesi ile bağlantı sağlanabilirdi.
Anlatılmaz bir alevsin özümde,
Buram buram sen tütersin közümde,
Yansın canım,inan hiç yok gözümde,
Sinemde ateşten gül oldu sevdan.
İkinci dörtlükte yerini bulan ifadelere bakılınca birinci ve ikinci dörtlükler iki ayrı bölümden oluşuyor. Şair bilerek veya bilmeyerek yapmış olabilir ama bu bizim inancımızda var olan önce yangın sonra gül bahçesi şeklinde ifade edebileceğimiz ve kutsal kitabımızda da geçen Hz İbrahim’in ateşe atılışını sonra yaratıcının ‘berd-ü selam’ ifadesiyle yerini bulan selamet yeri, onun için zararsız ol diyebileceğimiz kıssayı anımsattı. Bu bana göre tasavvufumuzun veya nefis terbiyesi dediğimiz terbiye şeklimizin yine ünsiyet peyda etme alışma neticesinde tehlikenin eski boyutlarında algılanmamasıdır. Dörtlükteki ifadeler gayet yerinde kullanılmışlar.
Hangi kitap yazar böylesi nazı,
Bu nasıl çileymiş bu nasıl yazı,
Yeter olsun yüreğin duysun avazı,
Uykularım çalan hal oldu sevdan.
Şairin kendi bölümlendirmeleri içinde yer alan üçüncü bölümün ilk iki dizesi harika olmuş üçüncü dizenin sonunda kafiye yakalansa da gözden geçirilmeli diye düşünüyorum. Son dizede ise ‘uykularım’ ifadesi ‘uykularımı’ şeklinde kullanılmalıydı.
Peşindeyim bilesin kaçsan illere,
Duymaz olur kulağım düşsem dillere,
Şu garip halimi bir sor ellere,
İçtikçe zehrini bal oldu sevdan.
Dördüncü bölümün finalinden çıkardığım sonuç ikinci dörtlüğün sonunda çıkardığım sonuçla aynı. Yani önce sitem sonra kabullenmeden oluşuyor. Dolayısıyla ilk dört dörtlük hakkında söyleyebileceğim şey buraya kadar olan bölümler iki bölümden oluşuyor. Önce isyan sonra baş eğme… Sadece üçüncü dizede yer alan ‘bir’ yerine gel kelimesi kullanılabilir miydi diye düşünüyorum.
Sende karar kıldım kaşın çatsan da,
Üzülmem dert etmem elem katsan da,
Aşkımı kefensiz kabre atsan da,
Kırdıkça yeşeren dal oldu sevdan.
Yine şairin bölümlendirmelerinde beşinci dize diye yer alan dizenin duygu anlatımı olarak dördüncü dizede işlenmesi gerektiği kanaatindeyim. Söylediğim ifade yanlış anlaşılmamalıdır. Ben dördüncü dörtlükle beşinci dörtlük yer değiştirilsin demiyorum. Beşinci dörtlükte yer alan ‘karar kılma’ ila ifade edilen kararlılıktan sonra ‘peşindeyim’ diye ifade edilen peşine düşme keşke önce karar sonra uygulama şeklinde yerini bulmuş olsaydı.
Bilemedim nasıl anlatsam sana,
Mecnun'dan beterim dönüp baksana,
Kastın mı var söyle bu garip cana,
Azrail'i çağıran dil oldu sevdan.
Final kısmı şiire yakışır şekilde olmuş ve sitem ifadeleri ile baş eğişle son bulmuş. Dolayısıyla şiir bana göre üç ana bölümden oluşmaktadır. Birincisi isyan ve başkaldırı ikincisi baş eğme ve yalvarma ve üçüncüsü halini arz etme.
Hulasa olarak Veli Yöntem güzel şiir yazıyor. Veli Yöntem şiirlerini okumaktan haz alıyorum. Yolu açık olsun
Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-38
7 Kasım 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
