4 Mart 2011

Su serinliğinde

Su serinliğinde

Su serinliğinde gülüşlerinle
Bulutları andıran hüznünle
Yürekten gelen güzelliğinle
Gölgesi öpülesi bedeninle
Su serinliğinde gülüşlerinle

Bekir Kale Ahıskalı
Seher Fısıltıları 171

2 Mart 2011

Oktay Rıfat'ın "Düşsel Bir Gezintiden Notlar" isimli şiiri üzerine

Oktay Rıfat'ın "Düşsel Bir Gezintiden Notlar" isimli şiiri üzerine

Düşsel Bir Gezintiden Notlar

Bilyalı bir düdük cebimde, Samatya,
Çocukken çaldığım, sen uyurken o kuş,
Tohumları etek dolusu bırakmış
Küçük bahçelerde, gelincik, papatya.

İşte kümesin telleri, işte yitik
Günlerimiz, mor salkımı orta katın,
Hoyrat, yüklü bulutlarıyla şubatın
Deli dolu, belki sevdalı, sonra ilk,

İlk gördüğüm meme basma entariden
Vavlarla, eliflerle, iç içe gülle
Loş sofalarda badem şekeri, hülle.

Durgun, öyle bir akşam olsa yeniden,
Büyüsem, evler ışıklarını yaksa,
Üfleyerek içsem çayımı sıcaksa!

Oktay Rıfat


Bir önceki eleştiri/yorum serisi olarak yazdığım Sait Faik Abasıyanık'ın "Deli Çay" isimli şiirinde de dediğim gibi Batı edebiyatına has olan bir takım nazım şekilleri Servet-i Fünuncularla birlikte edebiyatımıza da giren nazım şekilleri vardır. Sait Faik Abasıyanık'ın şiirinde "Sıfat Üslubu"ndan bahsetmiştim. Oktay Rıfat'ın bu şiirinde de batı edebiyatına has olan "Sonnet" nazım şeklinin kullanıldığını görüyoruz. Burada okuyucumun aklına "Sonnet" nazım şeklinin ne olduğu, nasıl olduğu sorusu gelecektir.
Önce okuyucumun bu merakına cevap vererek tahlilime devam edeceğim. Sonnet: iki dörtlük ile iki üçlükten ibaret kapalı bir nazım şekline verilen isimdir. Kafiyeleri abba-abba-ccd-ede veya eed şeklinde dizilir. Edebiyatımızın tarih sürecini incelediğimizde hiç alışık olmadığımız bir nazım şekliyle karşı karşıya olduğumuzu görüyoruz. Servet-i Fünuncular bu nazım şeklini edebiyatımıza taşıdıklarında bizim geleneksel nazım şekillerimize göre daha karmaşık bir yapıya sahiptir ve ilk etapta benimsenmesi de kolay olmamıştır. Bütün bunlarla birlikte Oktay Rıfat sadece sadece abba-abba-ccd-ede veya eed kafiye şemasına bağlı kalmamış 12 heceli bir vezinde kullanmıştır. 12 heceli vezin şekli Türk şiirinde pek kullanılmamakla birlikte Oktay Rıfat'ın kullandığı bu vezin ve şekil cümle yapısına da tesir ederek cümle yapısını değiştirmiştir.

Oktay Rıfat'ın abba-abba-ccd-ede veya eed kafiye yapısını tam kullanmamakla beraber bende uyandırdığı düşünce ahenkten ziyade bir şekle uymaya zorlama hissidir.
Şair çocukluk dünyasına ait unsurları şiirine sokmayı başarmış ve bunlarla birlikte modern bir resme ait bir tablo oluşturmuştur. Şiirin üslubu, ahengi bizim kültürümüze yabancı olmakla beraber tasvir edilenler itibariyle bize ait bir dünyadır. Bilyeli düdük, badem şekeri, küçük bahçelerde açan gelincik, orta katın salkımı, kümesin telleri, eliflerle süslü hatlar, duvarlardaki yavlar, üflenerek içilen çaylar ve hülle...

Burada bilen okuyucularımıza hatırlatma, bilmeyen okuyucularımızın ise öğrenmeleri maksadıyla "hülle" den bahsetmek istiyorum. Hülle Osmanlı dönemine hatta islam toplumlarına has bir evlenme şeklidir. Eşinden üç talak ile boşanan kadının onunla tekrar evlenebilmesi için önce başka birine nikah edilmesiyle uygulanan bir usuldur.

Şair şiirin içerisine çocukluk günlerine ait bütün unsurları sokmakla birlikte özlem duygusunu da sokmuştur. Bu eski günlere dair bu özlem duygusunu Yahya Kemal gibi eski kültürümüze has bir şekil ve dil ile birlikte değil de batı edebiyatına has yabancı bir şekil ve üslubla kullanması dikkate şayan bir konudur. Zira yabancı unsurlar şiirimize taşıyan her şairin yanı derecede başarılı olduğunu söylemek mümkün değildir. Şairin bu tarzı bana modern bir kulenin duvarına işlenen eski bir motif gibi 
hem modernliğini hem de köklerini gösterircesine...



Bekir Kale Ahıskalı
2 Şubat 2010
Şiir Tahlilleri- 64 Oktay Rıfat'ın "Düşsel Bir Gezintiden Notlar" isimli şiiri üzerine

Aşık Veysel’in “Saklarım Gözümde Güzelliğini” isimli şiiri üzerine

Aşık Veysel’in “Saklarım Gözümde Güzelliğini” isimli şiiri üzerine


Saklarım Gözümde Güzelliğini
Saklarım gözümde güzelliğini
Her neye bakarsam sen varsın orda
Kalbimde gizlerim muhabbetini
Koymam yabancıyı sen varsın orda

Aşkımın temeli sen bir alemsin
Sevgi muhabbetsin dilde kelamsın
Merhabasın dosttan gelen selamsın
Duyarak alırım sen varsın orda

Çeşitli çiçekler yeşil yapraklar
İrenkler içinde nakşını saklar
Karanlık geceler aydın şafaklar
Uyanır cümlalem sen varsın orda

Mevcudatta olan kudreti kuvvet
Senden hasıl oldu sen verdin hayat
Yoktur senden başka ilanihayet
İnanıp kanmışım sen varsın orda


Hu çeker iniler çalınan sazlar
Kükremiş dalgalar coşar denizler
Güneş doğar perdelenir yıldızlar
Saçar kıvılcımlar sen varsın orda

Veysel’i söyleten sen oldun mutlak
Gezer daldan dala yorulur ahmak
Sen ağaç misali biz dalda yaprak
Meyva çekirdeksin sen varsın orda

Aşık Veysel







Klasik halk geleneğinden gelen bir şiirdir bu. Bu tarz şiirlerin zorlama ile yazıldığı ifadeleri doğru ifadelerdir. Çağdaşımız olan Aşık Veysel Halk edebiyatında mistik yeri olan bu duygularla Yunus’a yakın ifadeler kullanmaktan geri durmamıştır.



Aşık Veysel’in bu şiiri de diğer şiirlerine benzemektedir. Her dörtlüğün sonunda kullandığı nakaratlar şiire estetik katmakla birlikte “sen varsın orda” şeklinde kullanılan ifadeler kısımlar bütün bir mısrayı kapsamamaktadır. Sadece ve sadece redif vazifesi gören son kelimeler aynı kullanılmış önce gelenleri değişik şekilde kullanılmıştır. Eğer rediften önce gelen kelimeler kafiyeli olsalardı iki kanaate varmak mümkün olacaktı ki bu kanaatler şiirin değerini düşürecekti diye düşünüyorum. Bu kanaatlerden birincisi şiirin mekanik olduğu ikincisi ise şiirde sadece şekil bakımından bir bütünlük sağlandığı. Oysa rediften önce gelen bölümlerde kafiye yok ve Veysel şiirinde şekilden çok manaya ehemmiyet vermiştir.



Aşık Veysel bu şiirde üç şeyi özellikle kendisinde buluyor; Sevgili, kainat ve Yaratıcı… Bu üç şey insanlığın her döneminde önemli olmuştur. Yaratıcının gizliliği kadar eşyadaki tecellisini de vurgulamaktadır. Tasavvufun esası da bu değil midir? Yani Yaratıcı tüm eşyada tecelli etmektedir. İşte bu fikir sanatın bütün dallarına elverişli bir fikir olsa gerek. İnsanoğlu elle tutulan gözle görülen kulakla duyulan bir dünyada yaşasa da asıl önemli olan şey bu zahirde var olanların arkasındaki güzellik ve bu güzelliği var eden kudret. Çünkü Yaratıcı her varlıkta tecelli etmektedir.



İnsanoğlunu dış aleme sevgiyle baktıran düşünce de budur. Yani her yaratılmış olanda Yaratıcının biz tezahürü bir imzası vardır. Böyle bakıldıkça her şey dost olarak görülür ve sevgi hissedilir. Verdiğimiz selamda da O vardır sıktığımız elde de. Bediüzzaman’ın ifadesiyle bir iğne ustasız olmaz bir köy muhtarsız olmaz şeklinde ifade edip bakabileceğimiz bir bakış açısıdır bu…



Gözlerini dış aleme yedi yaşında kapatan Aşık Veysel’in o zamana kadar gördüğü her kareyi resmetmesi ve yaşının gereği daha kirli bir dünyayı algılamamış olması sanatına da yansımıştır. O ilerleyen yaşına rağmen yedi yaşındaki bir çocuğun bakabileceği tarafsız ve güzellikleri gören yanıyla anlatmaktadır. Anlatımında çektiği acılardan daha çok aldığı hazlar vardır ki bu Veysel’in maneviyatını anlatmaktadır.



Veysel’in bu şiirinde soyut-somut arası gel-gitler görmekteyiz. Bazı mısralarda tamamen soyutluk hakimken özellikle dördüncü kıtada tecelli fikri soyut olarak ele alınmaktadır. Bazı mısralarda tabiat dönmekte bazılarında ise Yaratıcı ile beşer arasındaki münasebetlerden bahsetmektedir.





İncelemelerimde dikkatimi çeken bir nokta daha vardır ki bunun Yunus Emre de de olduğunu söyleyebiliriz İnsanı anlatırken tabiattan alınma benzetmeler yapan, kendilerinin bir köklü ağaç gibi tabiata bağlı dolduğunu hissedenler tefekküre başladıkları zaman mistisizme meylediyorlar. Bu Yunus Emre ve Aşık Veysel’de gayet aşikardır.



Bizler sanatımızı icra ederken veya vazifelerimiz yerine getirirken bir başka vazifeler de edinin etrafımızda kendi kendilerinin farkında olmayan sanata yatkın ve kabiliyetli insanları keşfederek toplum ve geleceğe taşınmaları için

Azami gayreti sarfetmeliyiz. Aşık Veysel’i Türkiye’ye tanıtan Sivas Lisesi’nde görev yapan rahmetli Ahmet Kutsi Tecer’dir. Onu keşfeder ve hatta Köy Enstitülerinde halk türküsü öğretmeni olmasını sağlar.



Ben Aşık Veysel’de ısmarlama yazılmış intibaı bırakan şiirlere de rastlamakla beraber “Kara Toprak” gibi şiiri sazlı edebiyat ve aşıklık geleneğine uygun bir şiirdir. Bir çok şiirinde tabiat tasvirleri vardır. Aşık Veysel gibi değerler geleceğimize muhakkak taşınmalı ve kıymetleri anlatılmalıdır.





Bekir Kale Ahıskalı
20 Kasım 2009
Şiir Tahlili-60

Rukiye Çelik’in “Çoğalır Dilsiz Yalnızlıklarım Siyaha Büründükçe Zaman“ ı üzerine

Rukiye Çelik’in “Çoğalır Dilsiz Yalnızlıklarım Siyaha Büründükçe Zaman“ ı üzerine*

Pascal: “Sol yanımda beliren uçurumlar kadar derin onun kadar anlamlıdır karşılaştığı boşluk” der. İnsanoğlunun ve özellikle şairlerin sol yanında ki boşluk hep vardır hep acıydı…

Şair istediği değil karşılaştığı bir yaşamı zorlamalı. Böylece iç sıkıntılarının egemenliğini ele geçirmiş olur.

Çoğalır Dilsiz Yalnızlıklarım Siyaha Büründükçe Zaman

Sevmem koyu renkli akşamları
Sevdiğim kadar koyu renkli giysileri.
Giysiler ki; bedenimin çirkinliklerini saklayan
Beni güzel gösteren kumaş parçaları...
Oysa bir de yüreğim vardı benim
Koyu renkli akşamların gölgesinde unutulan
Kim sahip çıkacak ona,
Kim gösterecek ondaki güzellikleri
Giysileri de yok ki soyunacak
Ama biliyorum ki; Ay ve yıldızlarla aydınlanacak
Ya da kendi ışığında görünecek
Kendi özünde parlayacak...


Biz şairler birbirimize benzediğimizi bilmeyiz ama benzeriz işte. Birbirimiz tanımadan aynı gün kaleme aldığımız şiirlerimizde paralellikler olur. “Kiraz Çiçekleri” isimli şiirimden bir bukleden de anlaşılacağı gibi

Önce gündüzden getirdiğin sıcaklık
Sonra alıştığın sesler terk eder seni
Yıldızlar sadece uzaktan el sallarlar
Soluklar boğazında kör düğüm olur
Yutmak istersin ama yutamazsın
Koyu kara geceleri bitirmek zordur
Baykuş seslerine sığınamazsın…

Dert aynı olunca inilti benzer oluyor. Rukiye Çelik son zamanlarda tanıdığım ve okumaya devam etmeliyim dediğim kalemlerden birisi. Şiirlerinde aradığım derinliği buldum demeliyim. Daha net bir ifadeyle eğer dalgıçsanız dalabileceğiniz sular arar durursunuz. Eleştiri de öyledir tıpkı dalgıç gibi her suda ıslanır ama her suya dalamazsınız her şiire bir şeyler yazarsınız ama irdeleyemezsiniz. Şiirin bir derinliği olması gerekir dolayısıyla şairin. Şair şiirde kendi yüreğini resmeder aslında.



Şiirin;

Beni güzel gösteren kumaş parçaları...
Oysa bir de yüreğim vardı benim
Koyu renkli akşamların gölgesinde unutulan

Bu kısmı çok önemli. İnsanoğlunun görsellikte aradığı güzelliği nerede araması gerektiğini gösteren dizeler. Bizi elbiselerimizle ağırlayanlar, yüreğimizi unutuyorlar sanki…

Rukiye Çelik zaman zaman geceyi sevecektir. Yalnızlığı istediğinde ve karanlıkları sevgiliyle buluşulan uçsuz bucaksız çöller diye düşündüğünde..

Şimdi iki gece farklı işleyen iki şairi hatırlıyorum

Birisi Baudelaire dır. Akşamın ve gecenin esin gücünü kanıtlamaya çalışır ve “Uzak İklimlerin Kokusu” (Yanlış hatırlamıyorsam kendi dilindeki ismi Parfum Exotigue olacaktı. Şiiri merak eden ve Fransızca bilen arkadaşlar bu şekilde arayabilirler) isimli şiirinin ilk dörtlüğünde

“Göğsünün kokusuyla içimi doldururken,
Ilık bir güz akşamı gözümü kapıyarak
Değişmez bir güneşin aydınlattığı, sıcak
Mesut kıyılar geçer gözlerimin önünden “

böyle söyler. İnsan bu hayalin bir gece için kurulduğuna inanmak istemiyor. Şairleri farklı yapan bu değimlidir. Tabi bunu sadece başka şairler yapmıyor.

Bir diğer isim Ahmet Haşim dir. Geceyi birkaç eserinde işler. Bize Göre, Gurebahane-i Laklakan, Frankfurt Seyahatnamesi gibi eserlerinde hatırladığım ve Milli Eğitim Bakanlığı nın 1980 li yılların ikinci yarısında (1986 veya 1987 diye hatırlıyorum) Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi serisinde yayınladığı eserlerinde

“Gece her çeşit kuruntularımızın kafatasımızın kavuklarında çıkıp, hakikat çehreleri takınarak, sürür sürü ortaya dağıldıkları, yeri ve göğü tuttukları saattir. Uyku geceye bir panzehir gibi tesir etmese, insani karanlıklar içinde duyacağı ve göreceği şeylerle kolayca aklını oynatabilir. Uykusu kaçmış bir adam oturduğu odanın penceresinden kendi bahçesine bile bakamaz; çitlerin genişliğini, demirlerin, taşların ve ağaçların, çiçeklerin en akla gelmez şekillere girerek bir şeyler fısıldamakta olduklarını, tüyleri ürpererek görür”

Ahmet Haşim böyle diyordu. Zaman içerisinde çzigiyi bu tarafa çektiğimizde Rukiye Çelik, Haşim’i tasdik edercesine diyor ki




Sevmem koyu renkli akşamları
Sevdiğim kadar koyu renkli giysileri.
Beyaz gecelerimin şarkısı gelir aklıma
Ve sabahın asi yüzüne uyanışım
Karanlıklarda kalışım, mumların eriyişi,
Bir de devrilen kadehler...
Kadehler ki; el keser, iç kanatır gibi...



Çoğalır dilsiz yalnızlıklarım siyaha büründükçe zaman
Ket vurulur arzularıma daralan hayallerimde
Ne varsa üşüşür, toplanır beynime
En zayıf anımda, kora dönüşür acıdan küller
Şahlanır örselenen duygularım
Eserken us'umda çöl rüzgarları
Yaprak yaprak düşer yalnızlığım


(ihtimal ki Rukiye Çelik bu satırları yazarken perdeler bile kıpırdamıyordu. Ama şairin içinde aklında esen çöl rüzgarları önemli…


Kemirgen zamanın dişlilerine
İşte o zaman başlar ruhumda üşüme
Ve titreme yüreğimde, zangır zangır...

Ölü bir yalanı gizleme telaşı içinde
Çırpınır durur sarı gölgem, sarı
Avuçlarımı kanatan acılarım gizlenir yüreğime
Sadece düşlerim ağlar geçip giden zamana
Hiç bulata girmeyen yüzüm mü,
O da ışık tutar Güneş'in yedi rengine bile
Yüreğim aydınlandı, kendini okutur şimdi! ...


Benzetmeleri o kadar güzeldir yapıyor ki insan tekrar tekrar okuyor. İtiraf etmeliyim Rukiye Çelik’in bu kadar başarılı ve mahir olduğunu bilmiyordum.
Bu suç benim olduğu kadar kendisinindir. Ara bir hareket etse kıpırdasa fark edecektir. Günümüzde şairi fark edilir yapan faaliyetleri ve katkılarıdır. Hiçbir şair birilerinin kapısına gelip onu fark etmesini beklememelidir. Sevgili Rukiye bilmez misin gökyüzünde binlerce yıldız var ama biz hareket edenlerini daha çok fark ederiz.


Şiirin finali başlı başına bir sanat ve vurgu. Umuyorum ki Sevgili Rukiye Çelik her şiirinde bu başarıyı yakalasın. Yüreği aydınlansın ve bize okutsun.


Bekir Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-7

Fevzi Kok un “Erkek Ağlaması” isimli şiiri üzerine

Fevzi Kok un “Erkek Ağlaması” isimli şiiri üzerine


Ağlamak insanoğlunun en kendi yanıdır. Otoriteyi bulunması gereken yerden idarecilikten ve karar mekanizmalarının hayati önem taşıdığı ellerden alıp emrine amade bir eş ve kendi genlerinin devamı olan sabiler üzerinde uyguladığınız zaman ortaya çıkan riyakarlığın en önemli sembolü, en karamsar tablosudur ağlayamamak.
Otoritenin muhakkak olması gereken bir yer varsa o da kışladır. Bir paşa kışlada babalık yaparsa rezalet evinde paşalık yaparsa zulümat olur. Bu çizgiden yola çıkarak evinde kendi otoritesini ilan eden anlayıştan uzan, insani yanı kör bir eş olmak zalimliği bili sınıflara ayıracak olursak bu en adice olanıdır. Mutlak otorite kabul edilen bir babadan ve toplumun ona yüklemiş olduğu misyondan yola çıkarak yetişen erkek çocuklar model olarak bunu benimserler ve ağlamamak demeyelim ama dışa yaş akıtmamayı öğrenirler. Bu zamanla dirayetten öte kalbi katılaşmanın göstergesi olur.

Dört Mevsim Sevmek isimli eserimde “İnanma Gülüm” isimli şiirimde erkeklerin ağlamakla alakalı durumlarını şöyle dile getirmiştim. Bu benim içimde sessizce çağlayan bir pınarın kaleme alınmış haliydi.

“Birileri sana
Erkekler ağlamaz diyecektir
İnanma gülüm, aslı yok bunun
Ben hala gidişine ağlıyorum
Hem neden ağlamasınlar ki
Seven bir kalbi olanın
Gözleri ağlamaya hazır olmalı”

Fevzi Kok’un “Erkek Ağlaması” şiirine gelince, şunu söylemeliyim bu şiirin bir erkek tarafından kaleme alınmış olması kendiyle yüzleşebildiğini gösterir. Bu Fevzi Kok’un iç buutlarıyla farklı bir çehre olduğu anlamına geliyor.



insangillerin
ataerkilleri
tam erkekler
bir araya geldiler
ağlamayı denediler


şiiri üç ana bölüm üzerine oturtmuş. İlk bölümde anlatılabilecek her şeyi anlatmış. Tema harika, vurgular harika, şekil olarak harika… Fazlalık olarak düşündüğüm “ataerkilleri, tam” kelimeleri var. Bunlar çıkarılırsa anlam bozulmayacağına göre

İnsangillerin
Erkekleri bir araya geldiler
Ağlamayı denediler

Şeklinde olabilirdi. Mevcut haliyle de çok güzel.

ağlayamadı hiçbirisi
ilk ağlayan olmamak için
çöp kaçtı gözlerine hepisinin

İkinci bölümde” hepisinin” kelimesinde –i- harfi düşürülmüş olmalıydı.

işte
ağlayamaması
en zavallı yanıdır
o erkeğin.....

Üçüncü bölümde anlatmak istediği net yalnız burada kanaatini belirtirken –o erkeğin- ifadesi yerine acaba diyorum daha genel bir ifade seçilemez miydi? Bir ünite, bir numune olarak işlenen o toplulukta zuhur eden hallerden bir genellemeye gidilmeliydi.


Ağlayamaması
En zavallı yanıydı
Bir erkeğim

Şiirde eksik olan hiçbir şey yok. Çıkarılmasını düşündüğüm kelimelerin çıkarılması anlam daralması meydana getirmeyeceğine göre…

Her halde şiir şairin yazdığı ve içine sindiği şekilde güzeldir lakin şiiri Fevzi Kok şiiri olarak yola çıkarıp topluma mal edeceksek bu seçenekler göz ardı edilmemeli.


Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-18

Ayşegül Tezcan’ın “Kayıp Zamanlar” isimli şiiri üzerine

Ayşegül Tezcan’ın “Kayıp Zamanlar” isimli şiiri üzerine


Kayıp Zamanlar bu şiirin başlığı bana Peter Hobbs’un “A Short Day Dying” (Kayıp Zamanlar) İsimli romanını hatırlattı. Romanda konu edilen “durumu her geçen gün kötüye gitmesine rağmen inancını ruhu ve kalbiyle koruyan kör kız” vardı. Gezgin vaiz Charles Wenmoth romana başka bir hava katıyordu. Şiirin bendeki ilk çağrışımı bul oldu.

Yine de bu şiiri ve daha çok Ayşegül Tezcan’ı anlamak için önce kendi ifadesiyle kendisinin ne yaptığı veya ne yapmaya çalıştığını anlatan iki satır yazısına bakmalıyız.

“Umut kıyılarından hayal okyanuslarına kürek çeken deli bir kızın türküleri yaşadığım ve kaleme almaya çalıştığım...” bu iki satır onu anlamak için yeterli….

Ayşegül Tezcan’ı sadece şiirlerinden tanıyorum. Her şiirini satır satır okuduğumu itiraf edeyim. Zaman zaman imgelere boğduğu kendi yalnızlığı, zaman zaman bir uçurtmanın kuyruğuna bağlayıp tüm aleme gösterdiği özlemleri… Dediğim gibi Ayşegül ile hiç tanışmadık, hiç konuşmadık ve hiç yazışmadık… Bana Ayşegül Tezcan’ı soranlara veya hangi şairi okumalıyım diyen şiire sevdalanmak isteyen ger ilgiliye bizim Ayşegül Tezcan’ı oku dediğimi biliyorum. Şiirleriyle o kadar bizdendi ki….

Gözlerimin Işıklı Kahvesinde Sabahla isimli şiirlerle kardığı nesir türü yazısı vardır. “Yüreğim yeniden çarpmaya başladı. Karartılar dolaşırken içimde, sevdalı bir yağmur büyüdü gözlerimde. Rüzgarda savrulan, kurumuş yaprakların sesi geldi bahçeden. Damlalar okşuyordu güzelliklerini. Eteğimdeki çiçekler, açtı avuçlarında. Hüzünleri yatırdım sonbahara, seni beklemeyi öğrendim yar. “ O kadar özlem doludur, o kadar içtendir ki tekrar tekrar okuma gereği duyarsınız.


Bekir Ahıskalı olmayıp şiire ısınmaya çalışan lise öğrencisi olsaydım, şiiri sevmeye çalışsaydım bu sevdirme işini en iyi Ayşegül Tezcan yapar diye okumaya Tezcan’la başlardım…


K’ayıp Z’amanlar’ a gelince (‘) larla bölünen her satırı bir (‘) lı bir de (‘) sız okumak gereği duyuyorsunuz.

”Kendi içine kapandı bu şehir
Çılgınlar gibiyim
İçimde bir ağlamak
Aynalar bin parça”


Şiirlerin bazılarında başlığı yahut ilk dörtlüğü okuduğunuzda bilinçaltınız size şunu telkin eder. “Bu şiiri bu kadar okumak yeterli geri çekil” yahut “ bu şiire devam etmelisin” diye. Tezcan’ın Kayıp Zamanları’nı okurken bilinçaltımdan bu şiire devam etmelisin telkini aldım.

Unutuldum mısra mısra…
Sayfalar arasında kurutuldum.
K’ayıp zamanlarımda
Çıplak hüzünlerimle
Uykusuz şiirlerle s’aklandım
Damağımdayken tadın
Kıskıvrak sardığın
Islak öpüşlerle paklandım

İkinci bölüme “Unutuldum” diye sitemle girilse de Kayıp diye saydığı zamanlarda şiirlere saklanışını ve hayalen öpüşlerin kendisini akladığını düşünmekte. Şiir olarak baktığımızda örgü tam gibi gözüküyor ama ben Tezcan’ın bu ters açı bakışı nasıl yakaladığını ve şiirine nasıl işlediğini merak ettim. Sanırım “sevgili” bu şiiri okuduğunda bensiz de oluyormuş fikrine kapılabilir.

Dağın dağa kavuşması kadar
İmkanlıydı kavuşmamız
Hüznüme gülümserken
Alışmadım yokluğuna
Bensiz gidişlerine
A-lı-şa-ma-dım…

Karışamadım uzaklara
Yetmedi varlığım
Yalan da olsa
İçten bir söz istedim
“Kal” gibi…

Yine Tezcan’ın bir çok şiirinde yaptığını yaptığını görüyoruz. “Dağın dağa kavuşması kadar imkanlıydı kavuşmamız” Anadolu insanının dilinde olan “Dağ dağa kavuşmaz insan insana kavuşur” ifadesinin sevda engel tanımaz ifadesiyle kardığında bu ifadeyi çıkarmış olmalı.

“Karışamadım uzaklara” bu şiirin en çok beğendiğim ifadesi… Yine ters açı, yine tam isabet. Ezberi zor ama unutulması mümkün olmayan ifadeler





Sus’tun…
İçimde büyüttüm seni
Kalbimi kıran.
“Yar” Gibi…

Her sevda gibi “istenen ama mecbur kaldım” şeklinde ifade edilen bir büyüme süreci var.

Z’amansız bir siyahtım…
S’oyundum…
Gökkuşağını giydir bana
Yahut mavi denizleri
“Şiir” ol…
Kurtar beni…

Z’amansız bir siyahtım…
S’oyundum…

Bu kısımda şair şayet bir sembol kullanmadıysa ve birine gönderme yapmadıysa “S’oyundum” şeklinde kullanmaktan kaçınıp sadece “soyundum” demeliydi… Sevgili Tezcan “Şiir ol kurtar beni” dese de sevgili şiir olmazsa yaşayamayacağının bilincinde olmalı…


Dudakların, gözlerin, ellerin
Ordasın biliyorum
G’öz yaşlarımın ardında
Duruyorsun
“Sus” gibi…
Z’amansız…
Gitmeye meyilli…


Sevgili Tezcan’da çok iyi biliyor ki, karşımızdakini sevilen, beklenilen, özlenilen yapan içimizde büyüttüğümüz, hayalini kurduğumuz, düşlediğimiz, düşündüğümüz halidir. Yoksa O hep vardı ve hep oradaydı adı sevgili değildi o adı vermek bize düşünce kıymetlendi…


Şiir ana hatlarıyla bu. Tezcan’ın şiir yolculuğunda belki bilerek belki bilmeyerek “Parnas” ın izlerini taşıdığını düşünüyorum.

Sevginin ölümlü değil ölümsüz yanını işlemesi ise Tezcan’ı sevgi de olduğu gibi şiirde de inatçı yapacaktır.

Bana göre Ayşegül Tezcan, Mallerme gibi sessizlik içinde düşünen bir kafa ve onun gibi bir öncüsünün arkasına sığınacak ve onun arkasında varolacak bir şair değildir. Bu sebeple kollarını daha çok açmalı daha çok kitleye ulaşmalı ve kendisini tanıtacak öncü şairlerini var etmelidir.

Kısaca diyorum ki “güzelliklerle doludur Ayşegül’ün yalnızlığı ve düşle estetiğin kadın zerafetinde buluştuğu ender kalemlerdendir”

Şiiri yalın, nesiri imgelerle dolu bu kalemi kutluyorum

Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-5

Süleyman Karacabey’in Derdim misin yoksa dermanım mı isimli şiiri üzerine

Süleyman Karacabey’in Derdim misin yoksa dermanım mı isimli şiiri üzerine


“Kim bilir, belki de bir gün hatırlaya hatırlaya kendimizi yaratacağız, arzu hayatın biricik sırrıdır” diyordu Ahmet Hamdi Tanpınar “Yaşadığım”Gibi” sinde…

Süleyman Karacabey’in ilk şiirini okuduğum günü hatırlıyorum. Şiirin kime ait olduğuna bakmaksızın okuma gayretindeydim. Bir şiiri okumadan evvel şairinin kim olduğuna bakarsanız (ihtimal ki) önyargılarınız şiirin büyüsüne gölge düşürebilirler. Şiiri bitirdiğimde Osmanlı beylerini anımsatan bir soyisim okumuş ve bu Karacabeyin’in bir hikayesi olmalı demiştim. Zaman içerisinde tanıdıkça anladım ki Süleyman Karacabey’in yüreği eritilmiş altın gibi değerinden bir şey kaybetmeden her kalıba girmeye hazır… Yayınladığı her şiiri okumuşumdur. Kendisi dolu bulut küsmesi gibi her ağ anlamaya hazır bir yürekle rüzgarın kollarında seyahat ediyor. Buraya kadar her şey normal gözüküyor ama gözümden kaçmayan bir nokta daha var o da Karacabey’in yağış şekline karar veren etken hava katmanının ısı derecesi…


Şiire gelince… daha girişte rastladığım ve muhakkak değiştirilmeli diye düşündüğüm şey ve daima söylediğim gibi şiire fazladan değe katmayan her şey şiirde değer kaybına neden olur. Şiirin başlığında yer alan



Derdim misin yoksa dermanım mısın kısmı kesinlikle
Derdim misin yoksa dermanım mı? Şeklinde olmalıydı. İstediği gibi yazmak şairin kendi tasarrufuna kalmış ise de fazlalık vurgunun şiddetini azaltmış gibi...


Bahara giden ömrüm
Hazana döndü
Yaşamadım hiç beyazı
Hep karalara büründü
Hep karanlıklar mı benim olmalıydı
Bir yarısı hazan
Bir yarısı hüzün
Gülmedi yüzüm neyleyim

Bu kısımda yer alan beyazdaki tekillik siyalara şeklinde değil siyaha şeklinde olabilirdi.

Yar bana baharmısın
Yoksa hazanmısın
Söyle bana
Daha yaşar iken mezarımı kazanmısın


Şiirin başlı başına vurgu bölümü olan üstteki kısım ise

Yar bana bahar mısın
Yoksa hazan mı
Söyle bana
Yaşar iken mezarımı kazan mı? Şeklinde de yazılabilirdi

Sevdiğim
Güneşi hep sana verdim
Aldım kendime ayazı
Çektim çileyi ilmek ilmek
Nasibimmiş hep hüzün dermek
Avuçlarıma topladığım
Bir yarısı sevda sancısı
Bir yarısı yürek sızısı
Gülmedi yüzüm… neyleyim


Şiirin bu kısmında -neyleyim- ifadeleri çaresizliğin tam anlatımı… (ben kısmı çıkarılabilir)

Yar gurbetim misin
Yoksa vuslatım mı
Söyle bana
Derdim misin yoksa dermanım mı

Çileye ram oldum
Hücrelerde geçti duygularım
Hasret doldurdum bardağımı da
İçtim doyasıya yudum yudum
Ne susuzluğum gitti
Ne yangınım söndü
Acıyı sen diye şifa bildim… neyleyim


Bu kısımda hasretten memnuniyet seziyor gibiyim. Her şair gibi kavuşursam biteriz der gibi…

Yar güle benzer misin
Yoksa diken mi


Karacabey burada ikilemi bir üçlü örgü haline getirmiş

Yar gül müsün
yoksa diken mi?
Söyle bana
Sevdama şifa mısın yoksa kanayan yara mı?

..şeklinde örecek olsaydı yukarıda yapmış olduğu sorgulamaları geçerli kılacaktı. Burada yapılmak istenen sevgiliye direkt soru yöneltmekse sorularda yönlendirme olmayacaktı. Oysa şair” Yar güle benzer misin? derken sevgiliyi sorgulamak kadar olmasını istediği profili veriyor gibi…

Ömrümce gezdim durdum
Sevda sarayında aşkı aradım
Aynaya bakındım
Yıllarıma üzüldüm
Gönül çirkin sever mi
Güzelin peşinde yoruldum… neyleyim


Karacabey okumaktan zevk aldığım, yeni imgeler okuyup, sıfatların yerlerinde kullanılışından memnuniyet duyduğum bir şair arkadaşım.
Bu şiirinin ham olduğu düşüncesindeyim. Başta zikrettiğim gibi değerinden bir şey kaybetmeden sevgilini yüreğindeki şekle bürünebilecek erimiş altın kütlesi gibi. Evet şiirin içinden bir hasret nehri akıyor. Sel halinde akan nehirler gibi önüne kattığı her şeyi okyanusa (şiir aynı zamanda şairin dudaklarından sevgilinin kulaklarına akan bir nehirdir) taşıyor. Sur eklerine dikkat edilmeliydi.
Karacabey’in şiirleri okumaya vakti harcamaya değecek şiirler okuyana bir şeyler kattıklarını düşünüyorum…


Bekir Kale Ahıskalı
Şiir Tahlilleri-4